30 Aralık 2013 Pazartesi

Bir Gün Tek Başına

Vedat Türkali’nin Bir Gün Tek Başına isimli romanını çok beğendim. Tuğla gibi (687 sayfa), bence daha kısa olabilirmiş ve çok fazla iç konuşma var ama özellikle sonu epey sarsıcı. Böyle bir romanın filminin çevrilmemiş olmasına hayret ettim doğrusu. İyi bir senaryoyla bence harika bir film çıkar ortaya. Sinema dünyasındaki dostlarımı durumdan vazife çıkarmaya davet ediyorum.

Bugünlerde ise kitabı okumak apayrı bir heyecan veriyor insana çünkü her ne kadar bir aşk hikayesi anlatılsa da arka planda 27 Mayıs ihtilaline doğru hızla geçen günler ve 1950’lerde yedi yıl düşüncelerinden dolayı hapis yatmış bu yazarın kuvvetli siyasal ve sosyolojik analizlerinin bugün bile geçerliliğini koruduğunu görmek hem şaşırtıyor hem de üzüyor pek çok konuda bir arpa boyu bile yol alamadığımızı fark ederek… Şimdi sözü kitaptan alıntılarla üstada bırakıyorum:

‘Ülkemizin dramı burada yatıyor bence. Bizim tefeci-bezirgan finans-kapital toplumu burjuvazinin özgür girişimi, ilerici, özgürlükçü aşamasını tatmadı. Batılı aydının geçmişinde burjuvazinin, Batı burjuvazisinin ilerici çağının büyükleri yatıyor. Bacon var, Descartes var, Montaigne, Rabelais, Diderot var o düşüncenin temelinde. Bizde kapitalizm en gerici yanıyla, tekelci biçimde, finans kapitalizmi olarak geldi çöktü yedi bin yıllık Babil artığı tefeci-bezirgan toplumumuza. Kırım Harbi’nden bu yana, örtülü ya da açıkça para babalarının elindedir kapılar. Kapayıverirler. Aydın işsizlik korkusunda, açlık korkusunda, can korkusunda. Öylesine büyümüş ki bu korku; nedeni, türü, nereden, nasıl çıktığı da unutulmuş da salt korku kalmış. Put olmuş korku, beyinleri sınırlıyor. Kocaman bir karanlık. Umutsuz… Hele devletçiliğimizden sonra!... Batı kafasında önceden kazanılmış şeyler var, kolay geri alamıyor burjuvazi. İmrendiğimi sanıyorsunuz onlara. Değil. O özgürlük masalının Batılı aydına nasıl ayak bağı olduğunu biliyorum. En sıkı zamanda burjuvazinin yanına kayıverir. Özgürlükle kapitalizmi birbirinden ayıramaz bir türlü. Bu da onların dramı diyelim. Bizim karanlığımız daha umut kırıcıdır yine de. Aydın için umut kırıcı hiç değilse. Korku dağları bekler diyor. Ne dağları? Bütün ülkeyi korku bekliyor, üç tane karakol değil. Yaa evlat!...

- Peki, dedi, sivil asker aydınların ülkenin değişimindeki ağırlığı? Korku diyorsunuz, onların içinden çıkmadı mı en yürekliler de?
- Gerçekten de ne yiğitler çıkardık değil mi…
- Namık Kemal’den alın, en parlağıdır o, onunla başlatılır hep özgürlük uğruna yiğitlik, son güne kadar gelin; yarayı kökünden temizleyecek düşünce gösterin bana. Düşünce, eylem, ne varsa, düzenin egemen güçlerinin açık, örtülü izniyle, onayı ile en azından göz yumması ile çıkmıştır ortaya. Ufak tefek düzeltmelerle düzen sürdürülmüştür. Burada biter bizim yiğitliğimiz. Düzeni kökünden değiştirmek bilincine varanlara da kan kusturulmuştur. Biliyor musunuz ki daha Osmanlı’da basına uygulanan ilk sansürün yasakları arasındadır sosyalist ve grev sözcükleri. Aydın kalabalığımız herkesten çok kızgındır bu bilince varanlara. Çıkmaya görsün böyle biri, ilk onlar saldırır: ‘Urun!... Koman!... Yaşatman!... Tiz boğun!...’ Tam Osmanlı işi. Dudak büker hiç değilse… Doğruluğuna inanmadıklarından mı? Değil. Yasaklanmış doğrulardır da onun için. Korkularından. Aşağılık kompleksi bir tür. Eskilerde canına kıyan materyalist Beşir Fuat’tan beri, vebalı gibi yanından kaçılmıştır hep en doğruyu, en ileriyi görenlerin, savunanların. Aslında bitmeyen bir faşizm var ülkede. Nasıl tanımlıyoruz faşizmi: ‘Finans-kapitalin en geri, en şoven öğelerinin açık terörist diktatörlüğü.’ Sürüp gider kendine özgü bir faşizm bizim toplum yapımızda. Bazı açık, bazı örtülü biçimde. Ülkede bu korku duvarını önce aydının aşması gerek. Alın size bir kısır döngü. Aydın, halka, yığına dayansa kalmayacak korkusu, güçlü bulacak kendini. Orada da yolunu kesen başka bir mutsuzluk var. Çok eskilerden, tarihten gelen. On üçüncü yüzyıldan sonra halkından kopmuş Türk aydını. İşin acı yanı, ileri aydın da kopuk bugün halktan. Yalnız devlet yasakları, düzenin baskısı ayırmıyor bizi halkımızdan, yapımızla da ayrıyız; duygularımızla, düşüncemizle, inançlarımızla, belki en önemlisi de dilimizle ayrıyız. Ülkücü, eylemci, halkçı aydının en yüce örneğini vermiş Türk halkı. Türkmen hocasını, Yunus Emre’yi çıkarmış. En soyut kavramları, düşünceyi nasıl iletmiş halka!.. Ne inançtır, ne güvençtir o, halkın diline, anlama, kavrama yeteneğine!... Bugün, yüzlerce yıl sonra, onun bıraktığı, başlattığı yerden yola çıkacağız yeniden. Arada tükenip giden yüzlerce yılı düşünün.

- Osmanlı saray kurmuş, Arapçalı, Farsçalı, ayrıcalıklı. İlkel toplumsal yaşantı ile İslamlığı

uyuşturan yığınlardan, Asya’dan kopup gelen Türk halk yığınlarından kısa bir sürede kopmuş

Osmanlı. Dirlik düzeni bozulmaya başlayınca, tefeci-bezirgan toplumunun Osmanlı aydını 

öylesine yabancılaşmış bu yığına ki,düşman bellemiş yüzyıllar boyu. Sömürmüşler, kırmışlar

bu yığını. Sürekli başkaldırmış o da. Ezmişler,ezilmemiş; kesmişler, tükenmemiş. Ayrı bir 

dünyada yürütmüş yaşantısını. Küsmüş, kapalı… Yunus’un yolunu sürdürmüş. Kaygusuz, Pir 

Sultan, adı sanı duyulmamış yüzlercesi… Ahilik,Fütüvvet örgütlerini, Babai ayaklanmalarını, 

Alevi, Sünni kışkırtmalarını biraz inceleyin; çalışan, savaşan, direnen, yine de 

sürekli sömürülen, kırdırılan bu halktır. Türk halkıdır. Aydın nerede? Osmanlı sarayında, 

yöresinde. 

Bir gereksinmenin zorunlu kıldığı mimarlık yapıtlarını çıkarın; bilim, düşünce,sanat, 

edebiyat, dil olarak ne kalmıştır bu altı-yedi yüzyıllık Osmanlı aydınından? Bugün Baki, 

Nefi, Naili mi yakındır bize yoksa Yunus, PirSultan, Karacaoğlan mı?.. Hangisinde 

bütünleşiriz halkımızla? Birincileri bugün aydınımız da anlamıyor. En ateşli savunucuları 

bile nereye koyacaklarını bilmiyorlar bunları. Ölmüş… Halkla yaşamamış ki. Hangisinden güç 

alırız? Bir düz yazımız yoksa Osmanlı’dan yoktur. Aşık Paşazade, Mercimek Ahmet 

Osmanlı’nın başlarındadır ancak. Sonra? Çürümüşüz Osmanlı’ya baktıkça. Osmanlı’da sınıf 

yok ha?!.. Kapış kapış bir sömürü, yağma, zulüm düzeninde, bırakın tarihsel, ekonomik 

incelemeleri, sınıf olmasa halka böylesine – duvar çekilir gibi – bir yabancılaşma olur mu? 

Bunların birçoğunu bir zamanlar okul kitapları da yazardı Cumhuriyet’in ilk yıllarında. 

Osmanlı’ya karşıydı Ankara’ya yerleşmiş Mustafa Kemal’ciler. Ulusçuluk adına söyledikleri 

buna benzer şeylerdi. Peki onlar ne yaptılar? Kaldırabildiler mi bu yabancılaşmayı? Daha da 

artırdılar...  

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder