Sinema kadar hayatımda olmazsa olmazım müziktir. Bu hafta da listeme şarkılarıyla da bende derin izler bırakan filmleri dahil ettim. Az laf, çok şarkı. Buyrun..
The Royal Tenenbaums – Wes Anderson - 2001
Kendimi
kötü veya moralsiz hissettiğim zamanlar bu filmi izleyince ruh halimde gözle
görülür bir iyileşme olur.
Wes
Anderson’ı tarz olarak herkes sevmeyebilir ama benim çok beğendiğim bir
yönetmen. Filmlerinde çoğu kişiye absürd gelebilecek bir komedi anlayışı ve
tuhaf karakterleri var ama hepsine de belli bir sempati duyuyorsunuz. Hepsi de ‘evet
bende bir acayiplik var, ama sor bakalım niye?’ dedirtiyor.
Vazgeçemediği
başrol oyuncusu Bill Murray ise ‘What About Bob’ filminden beri gözde
aktörlerimden biridir.
Royal Tenenbaums, Gene Hackman –
Anjelica Huston – Bill Murray – Danny Glover’dan oluşan taş gibi deneyimli bir
geri dörtlünün önüne monte edilmiş genç yıldızlar Gwyneth Paltrow – Ben Stiller
– Luke ve Owen Wilson biraderler ile hücum hattında da olağanüstü işler
çıkarıyor.
Filmdeki
zaman ve mekan belirsizliği, karakterlerin absürdlüğü, her inişin bir çıkışı ve
her çıkışın bir inişi olmasının yanında azimle aşkını kovalayan karakterlerin
varlığı sanırım filmde en hoşuma gidenler. Tabii yine tam o ‘climax’
yaratıldığı anda devreye giren muhteşem Rolling Stones şarkısı ‘Ruby Tuesday’
adeta alıp götürüyor. Şarkının da hayranı olduğum için ayrıca onu da ekliyorum:
She would never say where she came from
Yesterday don't matter if it's gone
While the sun is bright
Or in the darkest night
Nobody knows
She goes and goes
Goodbye, ruby tuesday
Who could hang a name on you?
When you change with every new day
Still i'm gonna miss you...
Don't question why she needs to be so free
She'll tell you it's the only way to be
She just can't be chained
To a life where nothing's gained
And nothing's lost
At such a cost
Goodbye, ruby tuesday
Who could hang a name on you?
When you change with every new day
Still i'm gonna miss you...
There's no time to lose, i heard her say
Catch your dreams before they slip away
Dying all the time
Lose your dreams
And you will lose your mind.
Ain't life unkind?
Yesterday don't matter if it's gone
While the sun is bright
Or in the darkest night
Nobody knows
She goes and goes
Goodbye, ruby tuesday
Who could hang a name on you?
When you change with every new day
Still i'm gonna miss you...
Don't question why she needs to be so free
She'll tell you it's the only way to be
She just can't be chained
To a life where nothing's gained
And nothing's lost
At such a cost
Goodbye, ruby tuesday
Who could hang a name on you?
When you change with every new day
Still i'm gonna miss you...
There's no time to lose, i heard her say
Catch your dreams before they slip away
Dying all the time
Lose your dreams
And you will lose your mind.
Ain't life unkind?
New York Trilogy Part I Life Lessons – Martin Scorsese - 1989
Taxi Driver
ve Goodfellas gibi Scorsese’nin iki harika filmi dururken bu film ne alaka
diyenler olabilir, hak da veririm ama dediğim gibi liste gayet öznel bir
şekilde hazırlandı.
Bu
filmi de 1990 yazında videoda izlediğimi hatırlıyorum ve Nick Nolte’nin Rosanna
Arquette ile birlikte oynadığı ilk bölüm özellikle Procol Harum’un ‘A Whiter
Shade of Pale’ şarkısıyla öyle bir başlangıç yapıyor ki o anda beni avcuna
aldığını 22 yıl sonra ikinci defa yine zevk alarak izlediğimde çok iyi anladım.
Listeme
almadığım ama çok beğendiğim ‘The Thin Red Line’ın dev kadrosunun dev oyuncusu Nick
Nolte’nin bu filmde canlandırdığı ressam sıkı adam, çok da güzel resimler
çiziyor ama işte o orta yaş bunalımı denilen bela Rosanna Arquette’in
canlandırdığı genç ressam adayı karşısında adamı maymuna çeviriyor. Duyguları
yoğun yaşamak güzel şey hatta yaratıcılığa da çok olumlu katkısı var ama genç
sevgili tabloda durduğu gibi durmuyor.
Bu
arada bu kadar çok seyahat etmeme rağmen belki yüzlerce filmde izlediğim New
York’u hiç görmemiş olmak benim için ciddi bir kayıp. Filmin diğer iki bölümü
ise bana göre o kadar da harika değil ama yine de izlenir.
Say Anything – Cameron Crowe - 1989
Geçenlerde
bir yazıda insanların hormonal değişimler yüzünden en çok ergenlik döneminde
ruhsal sıkıntılar yaşadıklarını okuyunca ilginç geldi. Ben o yılları şahsen
her zaman yüzümde bir gülümsemeyle ve keyifle anıyorum ama insanoğlunun
hafızasından kötü anıları silmesi de yaşama bağlanma içgüdüsüyle paralel
gittiği için belki de özellikle hormonal aktivitelerin tavan yaptığı bu dönemde
yaşanan karmaşık duyguları unutmaya meyilli de olabiliriz.
Yine de inanıyorum ki en güzel ve sağlam dostluklar bu yıllarda kuruluyor çünkü 'menfaat dünyası' devreye girmemiş oluyor ve duygular daha saf yaşanıyor.
Bu
filmi 1989 veya 1990 yazında okullar kapalıyken tek başıma sinemada izlediğimi
çok net hatırlıyorum. Aslında pek çok insan gibi ben de sinemaya yalnız gitmeyi
sevmem ama o sırada herhalde İstanbul’da kimsenin olmaması ve kız arkadaş
yokluğundan ötürü sıcak bir Ağustos günü aynı zamanda serinlemek için girdiğim
salonda High Fidelity, Being John Malkovich gibi daha sonraları çok önemli
yapımlarda rol alacak olan John Cusack’ın o günden sonra da daima etkilendiğim
karizmatik oyunculuğu ve Genesis’i gerçek bir rock grubu yapan Peter Gabriel’in
‘In your eyes’ adlı mükemmel şarkısını elindeki kasetçalarla sevgilisinin
odasının önünde yağmur altında çaldığı sahneyi hiç unutmadım.
The Wall – Alan Parker - 1982
İlk
olarak lisede psikoloji dersinde izlediğim bu film hem beni iyice sarsmış, hem
de sıkı bir Pink Floyd hayranı olmamı sağlamıştır. Hala bile ara ara özellikle
‘Comfortably Numb’ şarkısını comfortably numb hale geldiğim zamanlar dvd’sini
koyup izlemeyi ve dinlemeyi seviyorum.
Alan
Parker zaten Geceyarısı Ekspresi ve Mississippi Burning filmlerinde insanları
galeyana getirip coşku seli yaratmayı iyi bilen bir yönetmen olduğunu
kanıtladığı gibi The Commitments filmiyle de müziğe olan ilgisini belli
etmişti. Dolayısıyla The Wall bu ikisinin mükemmel bir karışımı gibi. Daha
sonra olgunluk çağında çevirdiği Angela’nın Külleri de çok daha az provokatif ama seyre değer filmdir, onu
da atlamayalım.
Her ne
kadar ‘Another Brick in the Wall’ şarkısının iyice içi boşaltılıp marş haline
getirilmesini ve saçma sapan yerlerde karşıma çıkmasını üzüntüyle görsem de
aynı akıbetin filmin başına gelmemiş olması önemli bir tesellidir. Filmi
izlemek tabii ‘we don’t need no education’ diyen ergenler gibi haykırmaya
benzemiyor, çok daha fazlasını gerektiriyor.
Roger babanın bu seneki İstanbul konserine ise yurtdışında olduğum için gidemedim ve çok şey kaçırdığımı biliyorum çünkü zamanın ruhuyla yaşanması gereken bir deneyimdi ve kaçtı gitti. Bunun tekrarı da kolay kolay olmaz maalesef. En azından burada paylaşıp kendim de nasipleneyim...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder