8 Aralık 2013 Pazar

Benim Sinemalarım - Benim Şarkılarım



Sinema kadar hayatımda olmazsa olmazım müziktir. Bu hafta da listeme şarkılarıyla da bende derin izler bırakan filmleri dahil ettim. Az laf, çok şarkı. Buyrun..

The Royal Tenenbaums – Wes Anderson - 2001


Kendimi kötü veya moralsiz hissettiğim zamanlar bu filmi izleyince ruh halimde gözle görülür bir iyileşme olur.



Wes Anderson’ı tarz olarak herkes sevmeyebilir ama benim çok beğendiğim bir yönetmen. Filmlerinde çoğu kişiye absürd gelebilecek bir komedi anlayışı ve tuhaf karakterleri var ama hepsine de belli bir sempati duyuyorsunuz. Hepsi de ‘evet bende bir acayiplik var, ama sor bakalım niye?’ dedirtiyor.



Vazgeçemediği başrol oyuncusu Bill Murray ise ‘What About Bob’ filminden beri gözde aktörlerimden biridir.


Royal Tenenbaums, Gene Hackman – Anjelica Huston – Bill Murray – Danny Glover’dan oluşan taş gibi deneyimli bir geri dörtlünün önüne monte edilmiş genç yıldızlar Gwyneth Paltrow – Ben Stiller – Luke ve Owen Wilson biraderler ile hücum hattında da olağanüstü işler çıkarıyor.



Filmdeki zaman ve mekan belirsizliği, karakterlerin absürdlüğü, her inişin bir çıkışı ve her çıkışın bir inişi olmasının yanında azimle aşkını kovalayan karakterlerin varlığı sanırım filmde en hoşuma gidenler. Tabii yine tam o ‘climax’ yaratıldığı anda devreye giren muhteşem Rolling Stones şarkısı ‘Ruby Tuesday’ adeta alıp götürüyor. Şarkının da hayranı olduğum için ayrıca onu da ekliyorum:


She would never say where she came from
Yesterday don't matter if it's gone
While the sun is bright
Or in the darkest night
Nobody knows
She goes and goes

Goodbye, ruby tuesday
Who could hang a name on you?
When you change with every new day
Still i'm gonna miss you...

Don't question why she needs to be so free
She'll tell you it's the only way to be
She just can't be chained
To a life where nothing's gained
And nothing's lost
At such a cost

Goodbye, ruby tuesday
Who could hang a name on you?
When you change with every new day
Still i'm gonna miss you...

There's no time to lose, i heard her say
Catch your dreams before they slip away
Dying all the time
Lose your dreams
And you will lose your mind.
Ain't life unkind?




New York Trilogy Part I Life Lessons – Martin Scorsese - 1989


Taxi Driver ve Goodfellas gibi Scorsese’nin iki harika filmi dururken bu film ne alaka diyenler olabilir, hak da veririm ama dediğim gibi liste gayet öznel bir şekilde hazırlandı.



Bu filmi de 1990 yazında videoda izlediğimi hatırlıyorum ve Nick Nolte’nin Rosanna Arquette ile birlikte oynadığı ilk bölüm özellikle Procol Harum’un ‘A Whiter Shade of Pale’ şarkısıyla öyle bir başlangıç yapıyor ki o anda beni avcuna aldığını 22 yıl sonra ikinci defa yine zevk alarak izlediğimde çok iyi anladım.



Listeme almadığım ama çok beğendiğim ‘The Thin Red Line’ın dev kadrosunun dev oyuncusu Nick Nolte’nin bu filmde canlandırdığı ressam sıkı adam, çok da güzel resimler çiziyor ama işte o orta yaş bunalımı denilen bela Rosanna Arquette’in canlandırdığı genç ressam adayı karşısında adamı maymuna çeviriyor. Duyguları yoğun yaşamak güzel şey hatta yaratıcılığa da çok olumlu katkısı var ama genç sevgili tabloda durduğu gibi durmuyor.



Bu arada bu kadar çok seyahat etmeme rağmen belki yüzlerce filmde izlediğim New York’u hiç görmemiş olmak benim için ciddi bir kayıp. Filmin diğer iki bölümü ise bana göre o kadar da harika değil ama yine de izlenir.




Say Anything – Cameron Crowe - 1989


Geçenlerde bir yazıda insanların hormonal değişimler yüzünden en çok ergenlik döneminde ruhsal sıkıntılar yaşadıklarını okuyunca ilginç geldi. Ben o yılları şahsen her zaman yüzümde bir gülümsemeyle ve keyifle anıyorum ama insanoğlunun hafızasından kötü anıları silmesi de yaşama bağlanma içgüdüsüyle paralel gittiği için belki de özellikle hormonal aktivitelerin tavan yaptığı bu dönemde yaşanan karmaşık duyguları unutmaya meyilli de olabiliriz.

Yine de inanıyorum ki en güzel ve sağlam dostluklar bu yıllarda kuruluyor çünkü 'menfaat dünyası' devreye girmemiş oluyor ve duygular daha saf yaşanıyor.



Bu filmi 1989 veya 1990 yazında okullar kapalıyken tek başıma sinemada izlediğimi çok net hatırlıyorum. Aslında pek çok insan gibi ben de sinemaya yalnız gitmeyi sevmem ama o sırada herhalde İstanbul’da kimsenin olmaması ve kız arkadaş yokluğundan ötürü sıcak bir Ağustos günü aynı zamanda serinlemek için girdiğim salonda High Fidelity, Being John Malkovich gibi daha sonraları çok önemli yapımlarda rol alacak olan John Cusack’ın o günden sonra da daima etkilendiğim karizmatik oyunculuğu ve Genesis’i gerçek bir rock grubu yapan Peter Gabriel’in ‘In your eyes’ adlı mükemmel şarkısını elindeki kasetçalarla sevgilisinin odasının önünde yağmur altında çaldığı sahneyi hiç unutmadım. 
 





The Wall – Alan Parker - 1982



İlk olarak lisede psikoloji dersinde izlediğim bu film hem beni iyice sarsmış, hem de sıkı bir Pink Floyd hayranı olmamı sağlamıştır. Hala bile ara ara özellikle ‘Comfortably Numb’ şarkısını comfortably numb hale geldiğim zamanlar dvd’sini koyup izlemeyi ve dinlemeyi seviyorum.



Alan Parker zaten Geceyarısı Ekspresi ve Mississippi Burning filmlerinde insanları galeyana getirip coşku seli yaratmayı iyi bilen bir yönetmen olduğunu kanıtladığı gibi The Commitments filmiyle de müziğe olan ilgisini belli etmişti. Dolayısıyla The Wall bu ikisinin mükemmel bir karışımı gibi. Daha sonra olgunluk çağında çevirdiği Angela’nın Külleri de çok daha az provokatif ama seyre değer filmdir, onu da atlamayalım.



Her ne kadar ‘Another Brick in the Wall’ şarkısının iyice içi boşaltılıp marş haline getirilmesini ve saçma sapan yerlerde karşıma çıkmasını üzüntüyle görsem de aynı akıbetin filmin başına gelmemiş olması önemli bir tesellidir. Filmi izlemek tabii ‘we don’t need no education’ diyen ergenler gibi haykırmaya benzemiyor, çok daha fazlasını gerektiriyor.

Roger babanın bu seneki İstanbul konserine ise yurtdışında olduğum için gidemedim ve çok şey kaçırdığımı biliyorum çünkü zamanın ruhuyla yaşanması gereken bir deneyimdi ve kaçtı gitti. Bunun tekrarı da kolay kolay olmaz maalesef. En azından burada paylaşıp kendim de nasipleneyim...



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder