Il Gattopardo – Luchino Visconti - 1963
1900 – Bernardo Bertolucci - 1976
Una Giornata Particolare – Ettore Scola - 1977
İtalya’da
yıllarca yaşamış ve bu ülkeyi çok seven biri olarak haliyle İtalya’nın tarihi
de onu daha iyi anlayabilmek adına ilgimi çekiyor. Ulus devlet kavramının
yaygınlaşması ve ekonomik gelişmeler sonucunda sağlanan milli birlik İtalya’nın
farklı şehir devletlerini bir araya getirmiş ama bu aşının tam olarak tutup
tutmadığı bugün bile çok tartışılabilir.
Asırlar boyunca Vatikan’ın din
tüccarlığına soyunduğu, sadece bundan yüz yıl önce kitleler halinde Güney ve
Kuzey Amerika’ya göç eden ve büyük fakirlik çeken fakat özellikle kuzeyin
sanayi hamlesi sayesinde ciddi bir refaha kavuşan bu ülke şu anda yine zor
günlerden geçiyor ama tarihine bakınca aynı bizim gibi kritik virajlarda
başarılı dönüşler yapabiliyor.
Muhteşem
coğrafyasıyla Bourbon hanedanlığının hüküm sürdüğü Sicilya adasını hikayenin
arka planına alan Il Gattopardo, Visconti’nin başyapıtlarından bir tanesi ve
özellikle de doğru düzgün bir kral, sultan vs. tarafından mı yönetilmek yoksa
cahillerin demokrasisiyle mi yönetilmek gibi güncelliğini yitirmeyen soruları
da tekrar sordurtuyor.
En beğendiğim ilk 10 aktör arasında sayabileceğim Burt
Lancaster, Don Fabrizio Salina rolünde yine müthiş bir oyunculuk çıkarırken Alain
Delon ve Claudia Cardinale de ona çok başarılı bir şekilde eşlik ediyorlar.
Yine
bence 20. yüzyılın en büyük yönetmenlerinden bir tanesi olan, Paris'te Son Tango (ki bence hayalkırıklığı bir filmdir) ve Son İmparator (ki başarılı bir filmdir) gibi önemli filmlerin yönetmeni Bertolucci’nin 5
saatlik ‘1900’ filmi de İtalya’nın 20. yüzyıl başından 2. Dünya Savaşı’na kadar
geçirdiği evreleri, faşizmin yükselişini çok güzel anlatıyor.
O köylülerin sefaleti, ezilmişliği ve kölelik düzeninin o yıllarda hala devam etmesi feodal yapının sadece 100 yıl önce bile İtalya'da ne kadar güçlü olduğunu gösteriyor. Hem de İtalya'nın bugün en gelişmiş bölgelerinden birisi olan kuzeydeki Emilia-Romagna bölgesinde.. Aradan geçen 100 yıldaki fark da bizimle kıyaslayınca üzüntü verici. Bir zamanlar kendi topraklarının hiç olmazsa sahibi olan insanlar bizde o toprakları da kaybederken orada ise tersine siyasi bilincin de canlanmasıyla halk kendi işlediği topraklarını kazanıyor.
Donald Sutherland’in tıpkı oğlu Kiefer Sutherland ve Kevin Bacon gibi insana doğal gelen faşist kötü adam tiplemesi Attila Mellanchini, burjuvazinin o tatlı sarhoşluğundan bir türlü kurtulamayan, iyi niyetli ama ağırlığını bir türlü koyamayan Robert de Niro’nun canlandırdığı basiretsiz Alfredo Berlinghieri ve nihayet Gerard Depardieu’nun oynadığı Olmo Dalco’ ismindeki devrimci karakteri kader çok kötü bir şekilde birbirine bağlıyor. Gerard Depardieu'nun yıllar içinde geçirdiği fiziksel ve ruhsal değişim de insanı epey şaşırtıyor. Filmin özellikle ikinci yarısı içerdiği şiddet ve neredeyse pornografik sahneleri nedeniyle herkese göre değil, benden uyarması.
Una
Giornata Particolare filminde ise diğer iki filmin aksine Loren-Mastroianni’nin
muhteşem oyunculukları filmin zaman zaman konusunun önüne geçiyor ve diğer iki
filme göre duygusal tarafı daha ağır basan, daha yumuşak bir film.
1938 yılında
Hitler’in Roma’yı ziyaret ettiği günü arka plana alan film faşizmin en koyu
dönemindeki İtalya’dan insanı bütün olumsuzluklara rağmen umutlandıran kesitler
sunuyor. Bütün olay örgüsünün bir gün içinde ve neredeyse tamamının iki
karakterle geçtiği düşünülürse sıkıcı olmadan işin altından kalkması ayrı bir
övgüyü hak ediyor.
La Dolce Vita – Federico Fellini - 1960
Bu
filmi diğer İtalyan yönetmenlerden ayırmak istememin nedeni öncelikle yönetmeni
ve ardından siyaset ve tarihin daha az işlenmesi, didaktik ve propaganda
yönünün daha zayıf olması.
Buna
karşılık Amarcord, 8.5 ve Roma’da olduğu gibi
Fellini’nin bir yönetmen olarak bu filmde de ağırlığı ve hayran olduğum tarzı çok
hissediliyor. Bana göre gelmiş geçmiş en karizmatik İtalyan aktörü olan
Marcello Mastroianni nasıl bir futbolcunun en verimli dönemi 25-30 yaş arasıysa
bu filmdeki 36 yaşıyla formunun zirvesinde.
Bu
filmde canlandırdığı hayalperest Marcello karakteri futbolun hayal dünyamızı
daha çok zenginleştirdiği, bu kadar mekanik olmadığı, futbolcuların parayı
değerlendirmediği ama çok güzel yemeyi bildiği 60’lı, 70’li ve 80’li yıllardaki
oyuncuları hatırlatıyor. İlla ki bir yerden yine futbola bağladım mevzuyu ama
ne yapayım, sahada durduğu gibi durmuyor meret.
Roma –
La Citta’ Eterna (Ölümsüz şehir Roma) İstanbul’la birlikte dünyada en çok
beğendiğim şehir ve filmde onun da nasıl içten içe çürüdüğünü çok güzel
görüyorsunuz. Ayrıca o yıllar için oldukça radikal sayılabilecek Vatikan’ın din
sömürüsüne de ciddi eleştirel bir yaklaşım var.
Godfather 1,2,3 – Francis Ford Coppola – 1972/1974/1990
Sinemaya
meraklı olup da bu film serisini izlemeyen, üzerine yorum yapmayan herhalde çok
nadirdir. Daha da ileri gidip hayatın bütün çözümlemelerini sunan sihirli bir
felsefi eser muamelesi yapanlar da yok değil hani.
Michael
Corleone’nin Kafka’nın Gregor Samsa’sından daha beter yaşadığı dönüşüm bana
Hindistan’da bir kamyon arkası yazısı olan gayet felsefi ‘Nobody stays a
virgin, life f…s everyone’ yani Türkçe mealiyle ‘Kimse bakire kalmaz, hayat
herkesi s..er’ sözünü anımsatıyor.
Bu
kadar muhteşem oyuncu, bu kadar muhteşem dekorlar, mekanlar, zamanlar… Hele Michael
Corleone’nin Sicilya’da kaçak yaşadığı o dönem ve orada bulduğu saf aşk, baba
Corleone’nin New York’a çocukken gelişinin anlatıldığı flashback’ler ve onun da
nasıl şartların zorlamasıyla ‘Baba’ olduğunu gösteren 2. bölüm.
Yalnız
ben pek çok kişinin aksine 3. bölümü de beğenirim. Hele ki filmin final
sahnesinde o hayatı dopdolu geçmiş Baba’nın yanında kimse olmadan gayet sefil
bir şekilde ebediyete göç etmesi beni gerçekten etkilemiştir. Gerçi filmdeki
bir çelişki de Marlon Brando’nun canlandırdığı Baba’nın çocuklarına önce iyi
bir aile reisi olmayı öğütlerken kendisinin de bunu ıskalaması ve bütün
mahdumlarının yaşadıkları kötü sonlardır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder