20 Aralık 2013 Cuma

Benim Sinemalarım - The Final (şimdilik)



En beğendiğim 20 film listesinin sonuna gelirken rahatlıkla bir o kadar filmin de dışarıda kalmasına doğrusu hayıflanıyorum ama şimdilik bu kadar yeterli diye düşünüyorum. Chucky veya Scream serisi gibi çok suyunu çıkarmadan burada bırakıyorum ama ilham gelirse devam da edebilirim diyerek açık bir kapı da bırakıyorum.

En sonuna bir tane de bonus film ekledim içimde kalmasın diye, fırsat bulunca yakaladığınızı izleyin derim. Pişman olmazsınız.

 Breaking the Waves – Lars Von Trier – 1996



Lars Von Trier daha sonra Dogma akımıyla tarzını değiştirdi, çok iyi yaptı da diyemeyeceğim maalesef. Evet, Dogville güzeldi, Manderlay idare ederdi ama Melancholia’yı doğrusu hiç beğenmedim. Nymphomaniac daha piyasaya çıkmadan ortalığı iyice salladı, bakalım dağ fare mi doğuracak yoksa Von Trier bu gürültünün hakkını verecek mi?



Dalgaları Aşmak filmini 1998’de askerden yeni döndüğümde izlemiştim ve belki o zamanki ruh halimin de karışıklığıyla bende çok sarsıcı bir aşk filmi etkisi bırakmıştı. Emily Watson’ın oyunculuğu tek kelimeyle mükemmeldi. Daha sonraları Hollywood’da da kendisine ciddi bir kariyer edinen Stellan Skarsgard da Von Trier’in vazgeçemediği aktörlerden birisi ve gerçekten o da rolünün hakkını veriyordu.



New York Times’ın da dediği gibi ‘A Powerfully Carnal Love Story’. Filmin fragmanının yanına da Von Trier’in vazgeçemediği oyunculardan Charlotte Gainsbourg’un annesi Jane Birkin’le babası Serge Gainsbourg’un meşhur şarkısı Je t’aime moi non plus’u da ekledim, o da benden bonus olsun.





A Clockwork Orange – Stanley Kubrick - 1971


Stanley Kubrick kadar az ama öz film yapan yönetmen herhalde sayılıdır. 1960 yılında yine bu listeye dahil etmediğim ama mükemmel bir diğer film olan Spartacus’u çektiğinde sadece 32 yaşında olması ve Kirk Douglas ile Sir Laurence Olivier gibi iki büyük aktörü ‘yönetmesi’ bile nasıl bir dahi olduğunu gösteriyor. Bir de farklı türlerde filmler çekebilmesi de onun çok yönlülüğünün kanıtı. Ayrıca oyuncu konusunda da belli bir fetişi yok. Peter Sellers’tan Tom Cruise’a, Jack Nicholson’dan Ryan O’Neal’a kadar birçok başarılı oyuncuyla çalışmış. 1957-1999 arasında çektiği film sayısı ise sadece 10. Az ama öz diye buna derim. Bütün bu nedenlerden dolayı bu büyük ustanın (sahtesi değil, gerçeği) bir filminin mutlaka listemde olması gerekiyordu.



The Shining’le arasında seçim yapmakta çok zorlanmama rağmen gerilim-korku filmlerinin çok meraklısı olmamam ve filmlerde mümkünse düşündüren ve mesaj verenini tercih etmem nedeniyle A Clockwork Orange bana göre harika bir fütüristik toplum eleştirisi. Özellikle içinde barındırdığı şiddet ve yönetenlerin daha da fena şekilde şiddete olan eğilimi çok tanıdık geliyor. Şiddetin daha fazla şiddet doğuracağını, tersi bir yol izleyen ve ülkesine barışın gelmesini sağlayan Mandela bize çok güzel göstermiştir ki bu vesileyle onu da yad etmiş olayım.




The Tree of Life – Terrence Malick - 2011


Bu filmi Digiturk’te kaydedip iki veya üç seferde izledim. Yani öyle ilk görüşte bir bayılma veya etkilenme olmadı. Hatta bazı yerlerde Nuri Bilge Ceylan filmlerini bile arar oldum. Aynı onun filmlerindeki gibi uzun diyalogsuz sahneler, nefis ötesi görüntüler ve içimi daraltan taşra havası doğrusu ‘The Thin Red Line’ın Harvard felsefe mezunu yönetmeni Terrence Malick’ten çok daha iyisini beklediğim için bende ilk başta hayal kırıklığı yarattı.



Nedense Amerika’nın ortasında kalan o eyaletler eskiden beri bana çok itici gelir. Oliver Stone’un U-Turn (Arizona), Hilary Swank’in Boys Don’t Cry (Nebraska), Luke Wilson-Heather Graham ve Casey Affleck’in bile berbatlığını önleyemediği Committed filmi gibi redneck eyaletlerde geçen filmler zaten gözümde eksi puanla başlar. Amerika dediğin benim için gitmesem de, görmesem de New York, Chicago ve biraz da San Francisco'dur. Melekler şehri Meksika vilayeti Los Angeles bile listeme girmez.



Yalnız bu filmin sonrasında ‘nereden geldik, nereye gidiyoruz?’ ‘dünya nasıl oluştu da biz insanlar onun içinden çıktık?’, insanın çocuğuna duyduğu sevgi, bir erkek için babasının hayatındaki önemi gibi sorular sordurtması benim gibi hayatın anlamını sorgulayan, aile içi ilişkilerin insanın geleceğini nasıl şekillendirdiğini merak eden birisi için kalıcı izler bıraktı.



Brad Pitt bu filmle yine çok iyi bir oyuncu olduğunu gösterip 1991 yılında Thelma&Louise filmiyle bizim gibi fani erkeklerin dünyasına girişinin 20. yılında kariyerin de, hatunun da ve bilumum dünyevi başarıların dibine vurup kendisini hayranlıkla izletiyor.



1983 yılındaki Bad Boys filminden sonra aradaki Madonna’lı iş ve evlilik kazasının ürünü Shanghai Surprise'ı saymazsak Mystic River, Thin Red Line, Sweet and Lowdown, 21 Grams ve Milk gibi filmlerde harika oyunculuklar sergileyen Sean Penn bu filmde fazla görünmüyor ama gerek de yok çünkü varlığı yetiyor.



The Nuremberg Trials – Stanley Kramer – 1961



Evde televizyon başında tuvalete bile gitmeden soluksuz izlediğim 3 saatlik bir başyapıt. Sanırım benim gözümde Burt Lancaster’ı da gelmiş geçmiş en iyi aktör mertebesine yükselten filmlerden de sadece biri. Yanında Spencer Tracy, Montgomery Clift ve Alman tanrıçası Marlene Dietrich de cabası.



2. Dünya Savaşı her zaman ilgimi çekmiştir. Toplumların nasıl böylesine bir toplu histeri yaşadığı, akıl tutulmasının bu derece zirve yaptığı tabii bugün pek çok neden gösterilerek bütün ayrıntılarıyla irdeleniyor ama o dönemi bizzat yaşayanlar için gerçek bir felaket.



Savaştan sonra günah keçisi ilan edilen Almanya küllerinden tekrar doğmaya çalışırken ABD ve galip devletler de 1. Dünya Savaşı’ndan sonra yaptıkları hatayı tekrarlamadan onu daha çok ezmek yerine kapitalist sistemin bütün olanaklarını seferber ederek ayağa kaldırdılar. Onlar da çalışkanlık ve disiplinleriyle doğrusu hakkını verdiler.



Hukuki anlamda da tabii savaş sonrasında büyük sıkıntılar yaşandı. Çoğunluk ya emir-komuta zinciri altında hareket ettiğini ya da yapılan kötülüklerden haberleri olmadığını iddia etti. Burada bütün bir ulusun da onurunu incitmeden adaleti dağıtmak çok önemliydi ve Nürnberg mahkemeleri de bunu büyük ölçüde başardı. Ne diyelim, adalet dağıtan mahkemeler herkese lazım.




The House of the Spirits – Bille August - 1993


1994 yılında sinemada izlediğim bu filmde en beğendiğim aktörlerden bir tanesi olan Jeremy Irons’ın başrolde olması, ona Glenn Close (bkz. Dangerous Liaisons – bir diğer hastası olduğum film) ve Meryl Streep’in yanında genç bir Winona Ryder’ın eşlik etmesi nefaseti arttıran unsurlar. The French Lieutenant’s Woman’da birlikte oynayan Irons-Streep ikilisi yine harikalar yaratıyor.



Romanın yazarı Şili’nin askeri darbeyle devrilen lideri Salvador Allende’nin kızı Isabel Allende ve film birtakım otobiyografik unsurlar da taşıyor. Ayrıca Güney Amerika’da geçiyor olması da bir gün mutlaka görmek istediğim Şili, Arjantin, Peru, Uruguay gibi ülkelerin cazibesini gözümde daha da arttırdı. Bizim gibi askeri ve sivil darbelerden muzdarip toplumlarda etkisi daha da fazla olan bir film.



Paloma Blanca’nın çok güzel bir versiyonu ve film müzikleri üstadı Hans Zimmer’in müziğiyle sizi baş başa bırakıyorum…




Gone With The Wind – Victor Fleming, George Cukor - 1939


Bu filmi bir sinemasever olarak çok geç, daha geçen yıl yaptığım uzun mesafe bir uçak yolculuğunda izleme fırsatı bulabildim. Çok da hayıflandım nasıl bu kadar geç kaldım diye çünkü bu 4 saatlik destansı başyapıt gözümden uyku akmasına rağmen beni o koltuğun küçük ekranına mıhladı. 

Clark Gable’ın karizması ve Vivien Leigh’in dillere destan güzelliği de zirve yapıyor filmde. Tolstoy’un Savaş ve Barış’ından da yoğun izler taşıyan bu film hayata dair majör nitelenebilecek neredeyse her şeyi dört saate sığdırıp bir duygu seli yaratıyor.



Bu tip uzun zamana yayılan filmler bazı karakterlerin gösterdiği büyük değişimle beni çok etkiliyor çünkü ben de hayatı dolu yaşayanları, tekdüze olmayan insanları seviyorum. Güzel Türkçe’mizde ‘Allah gösterdiğinden geri koymasın’, ‘Ne oldum dememeli, ne olacağım demeli’ gibi atasözlerinin karşılığı bu filmlerde adeta hayat buluyor. Savaşların getirdiği felaket ve yıkım ve her şeye rağmen insanların sahip olduğu umut yaşadığı onca badireden sonra Scarlett'in filmin sonunda 'After all, tomorrow is another day' sözüyle dile geliyor. 





When Harry Met Sally – Rob Reiner – 1989 (Bonus film)

‘Light’ film kontenjanından listede kendine yer bulan bu filmi sanırım 1990 yılında izlemiştim ve şu anda tekrar seyrettiğim zaman son derece naif gelen birbirini çekici bulan bir kadın ve erkeğin asla arkadaş kalamayacağı varsayımı üzerine şekillenmiş, Hollywood’un pek çok klişesini barındıran ama yine de izlediğim yaşta kadın-erkek ilişkilerini çözmek adına bende iz bırakan bir film olduğunu hatırlıyorum. Gerçi bunu çözmek için binlerce film de yetmez ama hiç olmazsa küçük bir adım atmışım.

Hiçbir zaman öyle aman aman bir Meg Ryan hayranı olmadım. Sürekli saf ve masum kız havaları bir de başarısı garantili sabun köpüğü filmlerde oynaması bende oyuncu olarak pek iz bırakmamıştır. Billy Crystal da iyi bir komedi oyuncusu olmakla birlikte genellikle belli bir kalıbın dışına çıkmamıştır. Yalnız bu filmde bence birbirlerine yakışmışlar ve iyi bir kimya yakalamışlar.

Sonuç olarak derin izler değil ama insanda bir hoşluk bırakan bir de 80’li yılların ruhunu iyi yansıtan bir film. Günümüzün romantik komedilerine her halükarda beş basar.

Aşağıdaki sahne de sinema tarihinin efsaneleri arasında yerini almıştır. Billy Crystal'ın yüz ifadeleri muhteşem.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder