En beğendiğim 20 film listesinin sonuna gelirken rahatlıkla bir o kadar filmin de dışarıda kalmasına doğrusu hayıflanıyorum ama şimdilik bu kadar yeterli diye düşünüyorum. Chucky veya Scream serisi gibi çok suyunu çıkarmadan burada bırakıyorum ama ilham gelirse devam da edebilirim diyerek açık bir kapı da bırakıyorum.
En sonuna bir tane de bonus film ekledim içimde kalmasın diye, fırsat bulunca yakaladığınızı izleyin derim. Pişman olmazsınız.
Breaking the Waves – Lars Von Trier – 1996
Lars
Von Trier daha sonra Dogma akımıyla tarzını değiştirdi, çok iyi yaptı da
diyemeyeceğim maalesef. Evet, Dogville güzeldi, Manderlay idare ederdi ama
Melancholia’yı doğrusu hiç beğenmedim. Nymphomaniac daha piyasaya çıkmadan
ortalığı iyice salladı, bakalım dağ fare mi doğuracak yoksa Von Trier bu
gürültünün hakkını verecek mi?
Dalgaları
Aşmak filmini 1998’de askerden yeni döndüğümde izlemiştim ve belki o zamanki
ruh halimin de karışıklığıyla bende çok sarsıcı bir aşk filmi etkisi bırakmıştı.
Emily Watson’ın oyunculuğu tek kelimeyle mükemmeldi. Daha sonraları Hollywood’da
da kendisine ciddi bir kariyer edinen Stellan Skarsgard da Von Trier’in
vazgeçemediği aktörlerden birisi ve gerçekten o da rolünün hakkını veriyordu.
New
York Times’ın da dediği gibi ‘A Powerfully Carnal Love Story’. Filmin
fragmanının yanına da Von Trier’in vazgeçemediği oyunculardan Charlotte
Gainsbourg’un annesi Jane Birkin’le babası Serge Gainsbourg’un meşhur şarkısı
Je t’aime moi non plus’u da ekledim, o da benden bonus olsun.
A Clockwork Orange – Stanley Kubrick - 1971
Stanley
Kubrick kadar az ama öz film yapan yönetmen herhalde sayılıdır. 1960 yılında
yine bu listeye dahil etmediğim ama mükemmel bir diğer film olan Spartacus’u
çektiğinde sadece 32 yaşında olması ve Kirk Douglas ile Sir Laurence Olivier gibi
iki büyük aktörü ‘yönetmesi’ bile nasıl bir dahi olduğunu gösteriyor. Bir de
farklı türlerde filmler çekebilmesi de onun çok yönlülüğünün kanıtı. Ayrıca
oyuncu konusunda da belli bir fetişi yok. Peter Sellers’tan Tom Cruise’a, Jack
Nicholson’dan Ryan O’Neal’a kadar birçok başarılı oyuncuyla çalışmış. 1957-1999
arasında çektiği film sayısı ise sadece 10. Az ama öz diye buna derim. Bütün bu
nedenlerden dolayı bu büyük ustanın (sahtesi değil, gerçeği) bir filminin
mutlaka listemde olması gerekiyordu.
The
Shining’le arasında seçim yapmakta çok zorlanmama rağmen gerilim-korku
filmlerinin çok meraklısı olmamam ve filmlerde mümkünse düşündüren ve mesaj
verenini tercih etmem nedeniyle A Clockwork Orange bana göre harika bir
fütüristik toplum eleştirisi. Özellikle içinde barındırdığı şiddet ve
yönetenlerin daha da fena şekilde şiddete olan eğilimi çok tanıdık geliyor.
Şiddetin daha fazla şiddet doğuracağını, tersi bir yol izleyen ve ülkesine
barışın gelmesini sağlayan Mandela bize çok güzel göstermiştir ki bu vesileyle
onu da yad etmiş olayım.
The Tree of Life – Terrence Malick - 2011
Bu
filmi Digiturk’te kaydedip iki veya üç seferde izledim. Yani öyle ilk görüşte
bir bayılma veya etkilenme olmadı. Hatta bazı yerlerde Nuri Bilge Ceylan
filmlerini bile arar oldum. Aynı onun filmlerindeki gibi uzun diyalogsuz
sahneler, nefis ötesi görüntüler ve içimi daraltan taşra havası doğrusu ‘The
Thin Red Line’ın Harvard felsefe mezunu yönetmeni Terrence Malick’ten çok daha
iyisini beklediğim için bende ilk başta hayal kırıklığı yarattı.
Nedense
Amerika’nın ortasında kalan o eyaletler eskiden beri bana çok itici gelir.
Oliver Stone’un U-Turn (Arizona), Hilary Swank’in Boys Don’t Cry (Nebraska),
Luke Wilson-Heather Graham ve Casey Affleck’in bile berbatlığını önleyemediği Committed
filmi gibi redneck eyaletlerde geçen filmler zaten gözümde eksi puanla başlar. Amerika dediğin benim için gitmesem de, görmesem de New York, Chicago ve biraz da San Francisco'dur. Melekler şehri Meksika vilayeti Los Angeles bile listeme girmez.
Yalnız bu
filmin sonrasında ‘nereden geldik, nereye gidiyoruz?’ ‘dünya nasıl oluştu da
biz insanlar onun içinden çıktık?’, insanın çocuğuna duyduğu sevgi, bir erkek için
babasının hayatındaki önemi gibi sorular sordurtması benim gibi hayatın
anlamını sorgulayan, aile içi ilişkilerin insanın geleceğini nasıl
şekillendirdiğini merak eden birisi için kalıcı izler bıraktı.
Brad
Pitt bu filmle yine çok iyi bir oyuncu olduğunu gösterip 1991 yılında
Thelma&Louise filmiyle bizim gibi fani erkeklerin dünyasına girişinin 20.
yılında kariyerin de, hatunun da ve bilumum dünyevi başarıların dibine vurup
kendisini hayranlıkla izletiyor.
1983
yılındaki Bad Boys filminden sonra aradaki Madonna’lı iş ve evlilik kazasının
ürünü Shanghai Surprise'ı saymazsak Mystic River, Thin Red Line, Sweet and
Lowdown, 21 Grams ve Milk gibi filmlerde harika oyunculuklar sergileyen Sean Penn bu
filmde fazla görünmüyor ama gerek de yok çünkü varlığı yetiyor.
The Nuremberg Trials – Stanley Kramer – 1961
Evde
televizyon başında tuvalete bile gitmeden soluksuz izlediğim 3 saatlik bir
başyapıt. Sanırım benim gözümde Burt Lancaster’ı da gelmiş geçmiş en iyi aktör
mertebesine yükselten filmlerden de sadece biri. Yanında Spencer Tracy,
Montgomery Clift ve Alman tanrıçası Marlene Dietrich de cabası.
2.
Dünya Savaşı her zaman ilgimi çekmiştir. Toplumların nasıl böylesine bir toplu
histeri yaşadığı, akıl tutulmasının bu derece zirve yaptığı tabii bugün pek çok
neden gösterilerek bütün ayrıntılarıyla irdeleniyor ama o dönemi bizzat
yaşayanlar için gerçek bir felaket.
Savaştan
sonra günah keçisi ilan edilen Almanya küllerinden tekrar doğmaya çalışırken
ABD ve galip devletler de 1. Dünya Savaşı’ndan sonra yaptıkları hatayı
tekrarlamadan onu daha çok ezmek yerine kapitalist sistemin bütün olanaklarını
seferber ederek ayağa kaldırdılar. Onlar da çalışkanlık ve disiplinleriyle
doğrusu hakkını verdiler.
Hukuki
anlamda da tabii savaş sonrasında büyük sıkıntılar yaşandı. Çoğunluk ya
emir-komuta zinciri altında hareket ettiğini ya da yapılan kötülüklerden
haberleri olmadığını iddia etti. Burada bütün bir ulusun da onurunu incitmeden
adaleti dağıtmak çok önemliydi ve Nürnberg mahkemeleri de bunu büyük ölçüde
başardı. Ne diyelim, adalet dağıtan mahkemeler herkese lazım.
The House of the Spirits – Bille August - 1993
1994 yılında sinemada izlediğim bu filmde en beğendiğim aktörlerden bir tanesi olan
Jeremy Irons’ın başrolde olması, ona Glenn Close (bkz. Dangerous Liaisons – bir
diğer hastası olduğum film) ve Meryl Streep’in yanında genç bir Winona Ryder’ın
eşlik etmesi nefaseti arttıran unsurlar. The French Lieutenant’s Woman’da
birlikte oynayan Irons-Streep ikilisi yine harikalar yaratıyor.
Romanın
yazarı Şili’nin askeri darbeyle devrilen lideri Salvador Allende’nin kızı
Isabel Allende ve film birtakım otobiyografik unsurlar da taşıyor. Ayrıca Güney
Amerika’da geçiyor olması da bir gün mutlaka görmek istediğim Şili, Arjantin,
Peru, Uruguay gibi ülkelerin cazibesini gözümde daha da arttırdı. Bizim gibi
askeri ve sivil darbelerden muzdarip toplumlarda etkisi daha da fazla olan bir
film.
Paloma
Blanca’nın çok güzel bir versiyonu ve film müzikleri üstadı Hans Zimmer’in
müziğiyle sizi baş başa bırakıyorum…
Gone With The Wind – Victor Fleming, George Cukor - 1939
Bu
filmi bir sinemasever olarak çok geç, daha geçen yıl yaptığım uzun mesafe bir uçak
yolculuğunda izleme fırsatı bulabildim. Çok da hayıflandım nasıl bu kadar geç
kaldım diye çünkü bu 4 saatlik destansı başyapıt gözümden uyku akmasına rağmen
beni o koltuğun küçük ekranına mıhladı.
Clark Gable’ın karizması ve Vivien Leigh’in dillere destan
güzelliği de zirve yapıyor filmde. Tolstoy’un Savaş ve Barış’ından da yoğun
izler taşıyan bu film hayata dair majör nitelenebilecek neredeyse her şeyi dört
saate sığdırıp bir duygu seli yaratıyor.
Bu tip
uzun zamana yayılan filmler bazı karakterlerin gösterdiği büyük değişimle beni
çok etkiliyor çünkü ben de hayatı dolu yaşayanları, tekdüze olmayan insanları seviyorum. Güzel Türkçe’mizde ‘Allah gösterdiğinden geri koymasın’, ‘Ne
oldum dememeli, ne olacağım demeli’ gibi atasözlerinin karşılığı bu filmlerde
adeta hayat buluyor. Savaşların getirdiği felaket ve yıkım ve her şeye rağmen insanların sahip olduğu umut yaşadığı onca badireden sonra Scarlett'in filmin sonunda 'After all, tomorrow is another day' sözüyle dile geliyor.
When Harry Met Sally – Rob Reiner – 1989 (Bonus film)
‘Light’
film kontenjanından listede kendine yer bulan bu filmi sanırım 1990 yılında
izlemiştim ve şu anda tekrar seyrettiğim zaman son derece naif gelen birbirini
çekici bulan bir kadın ve erkeğin asla arkadaş kalamayacağı varsayımı üzerine
şekillenmiş, Hollywood’un pek çok klişesini barındıran ama yine de izlediğim
yaşta kadın-erkek ilişkilerini çözmek adına bende iz bırakan bir film olduğunu
hatırlıyorum. Gerçi bunu çözmek için binlerce film de yetmez ama hiç olmazsa
küçük bir adım atmışım.
Hiçbir
zaman öyle aman aman bir Meg Ryan hayranı olmadım. Sürekli saf ve masum kız
havaları bir de başarısı garantili sabun köpüğü filmlerde oynaması bende oyuncu
olarak pek iz bırakmamıştır. Billy Crystal da iyi bir komedi oyuncusu olmakla
birlikte genellikle belli bir kalıbın dışına çıkmamıştır. Yalnız bu filmde
bence birbirlerine yakışmışlar ve iyi bir kimya yakalamışlar.
Sonuç
olarak derin izler değil ama insanda bir hoşluk bırakan bir de 80’li yılların
ruhunu iyi yansıtan bir film. Günümüzün romantik komedilerine her halükarda beş
basar.
Aşağıdaki
sahne de sinema tarihinin efsaneleri arasında yerini almıştır. Billy Crystal'ın yüz ifadeleri muhteşem.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder