30 Aralık 2013 Pazartesi

Bir Gün Tek Başına

Vedat Türkali’nin Bir Gün Tek Başına isimli romanını çok beğendim. Tuğla gibi (687 sayfa), bence daha kısa olabilirmiş ve çok fazla iç konuşma var ama özellikle sonu epey sarsıcı. Böyle bir romanın filminin çevrilmemiş olmasına hayret ettim doğrusu. İyi bir senaryoyla bence harika bir film çıkar ortaya. Sinema dünyasındaki dostlarımı durumdan vazife çıkarmaya davet ediyorum.

Bugünlerde ise kitabı okumak apayrı bir heyecan veriyor insana çünkü her ne kadar bir aşk hikayesi anlatılsa da arka planda 27 Mayıs ihtilaline doğru hızla geçen günler ve 1950’lerde yedi yıl düşüncelerinden dolayı hapis yatmış bu yazarın kuvvetli siyasal ve sosyolojik analizlerinin bugün bile geçerliliğini koruduğunu görmek hem şaşırtıyor hem de üzüyor pek çok konuda bir arpa boyu bile yol alamadığımızı fark ederek… Şimdi sözü kitaptan alıntılarla üstada bırakıyorum:

‘Ülkemizin dramı burada yatıyor bence. Bizim tefeci-bezirgan finans-kapital toplumu burjuvazinin özgür girişimi, ilerici, özgürlükçü aşamasını tatmadı. Batılı aydının geçmişinde burjuvazinin, Batı burjuvazisinin ilerici çağının büyükleri yatıyor. Bacon var, Descartes var, Montaigne, Rabelais, Diderot var o düşüncenin temelinde. Bizde kapitalizm en gerici yanıyla, tekelci biçimde, finans kapitalizmi olarak geldi çöktü yedi bin yıllık Babil artığı tefeci-bezirgan toplumumuza. Kırım Harbi’nden bu yana, örtülü ya da açıkça para babalarının elindedir kapılar. Kapayıverirler. Aydın işsizlik korkusunda, açlık korkusunda, can korkusunda. Öylesine büyümüş ki bu korku; nedeni, türü, nereden, nasıl çıktığı da unutulmuş da salt korku kalmış. Put olmuş korku, beyinleri sınırlıyor. Kocaman bir karanlık. Umutsuz… Hele devletçiliğimizden sonra!... Batı kafasında önceden kazanılmış şeyler var, kolay geri alamıyor burjuvazi. İmrendiğimi sanıyorsunuz onlara. Değil. O özgürlük masalının Batılı aydına nasıl ayak bağı olduğunu biliyorum. En sıkı zamanda burjuvazinin yanına kayıverir. Özgürlükle kapitalizmi birbirinden ayıramaz bir türlü. Bu da onların dramı diyelim. Bizim karanlığımız daha umut kırıcıdır yine de. Aydın için umut kırıcı hiç değilse. Korku dağları bekler diyor. Ne dağları? Bütün ülkeyi korku bekliyor, üç tane karakol değil. Yaa evlat!...

- Peki, dedi, sivil asker aydınların ülkenin değişimindeki ağırlığı? Korku diyorsunuz, onların içinden çıkmadı mı en yürekliler de?
- Gerçekten de ne yiğitler çıkardık değil mi…
- Namık Kemal’den alın, en parlağıdır o, onunla başlatılır hep özgürlük uğruna yiğitlik, son güne kadar gelin; yarayı kökünden temizleyecek düşünce gösterin bana. Düşünce, eylem, ne varsa, düzenin egemen güçlerinin açık, örtülü izniyle, onayı ile en azından göz yumması ile çıkmıştır ortaya. Ufak tefek düzeltmelerle düzen sürdürülmüştür. Burada biter bizim yiğitliğimiz. Düzeni kökünden değiştirmek bilincine varanlara da kan kusturulmuştur. Biliyor musunuz ki daha Osmanlı’da basına uygulanan ilk sansürün yasakları arasındadır sosyalist ve grev sözcükleri. Aydın kalabalığımız herkesten çok kızgındır bu bilince varanlara. Çıkmaya görsün böyle biri, ilk onlar saldırır: ‘Urun!... Koman!... Yaşatman!... Tiz boğun!...’ Tam Osmanlı işi. Dudak büker hiç değilse… Doğruluğuna inanmadıklarından mı? Değil. Yasaklanmış doğrulardır da onun için. Korkularından. Aşağılık kompleksi bir tür. Eskilerde canına kıyan materyalist Beşir Fuat’tan beri, vebalı gibi yanından kaçılmıştır hep en doğruyu, en ileriyi görenlerin, savunanların. Aslında bitmeyen bir faşizm var ülkede. Nasıl tanımlıyoruz faşizmi: ‘Finans-kapitalin en geri, en şoven öğelerinin açık terörist diktatörlüğü.’ Sürüp gider kendine özgü bir faşizm bizim toplum yapımızda. Bazı açık, bazı örtülü biçimde. Ülkede bu korku duvarını önce aydının aşması gerek. Alın size bir kısır döngü. Aydın, halka, yığına dayansa kalmayacak korkusu, güçlü bulacak kendini. Orada da yolunu kesen başka bir mutsuzluk var. Çok eskilerden, tarihten gelen. On üçüncü yüzyıldan sonra halkından kopmuş Türk aydını. İşin acı yanı, ileri aydın da kopuk bugün halktan. Yalnız devlet yasakları, düzenin baskısı ayırmıyor bizi halkımızdan, yapımızla da ayrıyız; duygularımızla, düşüncemizle, inançlarımızla, belki en önemlisi de dilimizle ayrıyız. Ülkücü, eylemci, halkçı aydının en yüce örneğini vermiş Türk halkı. Türkmen hocasını, Yunus Emre’yi çıkarmış. En soyut kavramları, düşünceyi nasıl iletmiş halka!.. Ne inançtır, ne güvençtir o, halkın diline, anlama, kavrama yeteneğine!... Bugün, yüzlerce yıl sonra, onun bıraktığı, başlattığı yerden yola çıkacağız yeniden. Arada tükenip giden yüzlerce yılı düşünün.

- Osmanlı saray kurmuş, Arapçalı, Farsçalı, ayrıcalıklı. İlkel toplumsal yaşantı ile İslamlığı

uyuşturan yığınlardan, Asya’dan kopup gelen Türk halk yığınlarından kısa bir sürede kopmuş

Osmanlı. Dirlik düzeni bozulmaya başlayınca, tefeci-bezirgan toplumunun Osmanlı aydını 

öylesine yabancılaşmış bu yığına ki,düşman bellemiş yüzyıllar boyu. Sömürmüşler, kırmışlar

bu yığını. Sürekli başkaldırmış o da. Ezmişler,ezilmemiş; kesmişler, tükenmemiş. Ayrı bir 

dünyada yürütmüş yaşantısını. Küsmüş, kapalı… Yunus’un yolunu sürdürmüş. Kaygusuz, Pir 

Sultan, adı sanı duyulmamış yüzlercesi… Ahilik,Fütüvvet örgütlerini, Babai ayaklanmalarını, 

Alevi, Sünni kışkırtmalarını biraz inceleyin; çalışan, savaşan, direnen, yine de 

sürekli sömürülen, kırdırılan bu halktır. Türk halkıdır. Aydın nerede? Osmanlı sarayında, 

yöresinde. 

Bir gereksinmenin zorunlu kıldığı mimarlık yapıtlarını çıkarın; bilim, düşünce,sanat, 

edebiyat, dil olarak ne kalmıştır bu altı-yedi yüzyıllık Osmanlı aydınından? Bugün Baki, 

Nefi, Naili mi yakındır bize yoksa Yunus, PirSultan, Karacaoğlan mı?.. Hangisinde 

bütünleşiriz halkımızla? Birincileri bugün aydınımız da anlamıyor. En ateşli savunucuları 

bile nereye koyacaklarını bilmiyorlar bunları. Ölmüş… Halkla yaşamamış ki. Hangisinden güç 

alırız? Bir düz yazımız yoksa Osmanlı’dan yoktur. Aşık Paşazade, Mercimek Ahmet 

Osmanlı’nın başlarındadır ancak. Sonra? Çürümüşüz Osmanlı’ya baktıkça. Osmanlı’da sınıf 

yok ha?!.. Kapış kapış bir sömürü, yağma, zulüm düzeninde, bırakın tarihsel, ekonomik 

incelemeleri, sınıf olmasa halka böylesine – duvar çekilir gibi – bir yabancılaşma olur mu? 

Bunların birçoğunu bir zamanlar okul kitapları da yazardı Cumhuriyet’in ilk yıllarında. 

Osmanlı’ya karşıydı Ankara’ya yerleşmiş Mustafa Kemal’ciler. Ulusçuluk adına söyledikleri 

buna benzer şeylerdi. Peki onlar ne yaptılar? Kaldırabildiler mi bu yabancılaşmayı? Daha da 

artırdılar...  

20 Aralık 2013 Cuma

Benim Sinemalarım - The Final (şimdilik)



En beğendiğim 20 film listesinin sonuna gelirken rahatlıkla bir o kadar filmin de dışarıda kalmasına doğrusu hayıflanıyorum ama şimdilik bu kadar yeterli diye düşünüyorum. Chucky veya Scream serisi gibi çok suyunu çıkarmadan burada bırakıyorum ama ilham gelirse devam da edebilirim diyerek açık bir kapı da bırakıyorum.

En sonuna bir tane de bonus film ekledim içimde kalmasın diye, fırsat bulunca yakaladığınızı izleyin derim. Pişman olmazsınız.

 Breaking the Waves – Lars Von Trier – 1996



Lars Von Trier daha sonra Dogma akımıyla tarzını değiştirdi, çok iyi yaptı da diyemeyeceğim maalesef. Evet, Dogville güzeldi, Manderlay idare ederdi ama Melancholia’yı doğrusu hiç beğenmedim. Nymphomaniac daha piyasaya çıkmadan ortalığı iyice salladı, bakalım dağ fare mi doğuracak yoksa Von Trier bu gürültünün hakkını verecek mi?



Dalgaları Aşmak filmini 1998’de askerden yeni döndüğümde izlemiştim ve belki o zamanki ruh halimin de karışıklığıyla bende çok sarsıcı bir aşk filmi etkisi bırakmıştı. Emily Watson’ın oyunculuğu tek kelimeyle mükemmeldi. Daha sonraları Hollywood’da da kendisine ciddi bir kariyer edinen Stellan Skarsgard da Von Trier’in vazgeçemediği aktörlerden birisi ve gerçekten o da rolünün hakkını veriyordu.



New York Times’ın da dediği gibi ‘A Powerfully Carnal Love Story’. Filmin fragmanının yanına da Von Trier’in vazgeçemediği oyunculardan Charlotte Gainsbourg’un annesi Jane Birkin’le babası Serge Gainsbourg’un meşhur şarkısı Je t’aime moi non plus’u da ekledim, o da benden bonus olsun.





A Clockwork Orange – Stanley Kubrick - 1971


Stanley Kubrick kadar az ama öz film yapan yönetmen herhalde sayılıdır. 1960 yılında yine bu listeye dahil etmediğim ama mükemmel bir diğer film olan Spartacus’u çektiğinde sadece 32 yaşında olması ve Kirk Douglas ile Sir Laurence Olivier gibi iki büyük aktörü ‘yönetmesi’ bile nasıl bir dahi olduğunu gösteriyor. Bir de farklı türlerde filmler çekebilmesi de onun çok yönlülüğünün kanıtı. Ayrıca oyuncu konusunda da belli bir fetişi yok. Peter Sellers’tan Tom Cruise’a, Jack Nicholson’dan Ryan O’Neal’a kadar birçok başarılı oyuncuyla çalışmış. 1957-1999 arasında çektiği film sayısı ise sadece 10. Az ama öz diye buna derim. Bütün bu nedenlerden dolayı bu büyük ustanın (sahtesi değil, gerçeği) bir filminin mutlaka listemde olması gerekiyordu.



The Shining’le arasında seçim yapmakta çok zorlanmama rağmen gerilim-korku filmlerinin çok meraklısı olmamam ve filmlerde mümkünse düşündüren ve mesaj verenini tercih etmem nedeniyle A Clockwork Orange bana göre harika bir fütüristik toplum eleştirisi. Özellikle içinde barındırdığı şiddet ve yönetenlerin daha da fena şekilde şiddete olan eğilimi çok tanıdık geliyor. Şiddetin daha fazla şiddet doğuracağını, tersi bir yol izleyen ve ülkesine barışın gelmesini sağlayan Mandela bize çok güzel göstermiştir ki bu vesileyle onu da yad etmiş olayım.




The Tree of Life – Terrence Malick - 2011


Bu filmi Digiturk’te kaydedip iki veya üç seferde izledim. Yani öyle ilk görüşte bir bayılma veya etkilenme olmadı. Hatta bazı yerlerde Nuri Bilge Ceylan filmlerini bile arar oldum. Aynı onun filmlerindeki gibi uzun diyalogsuz sahneler, nefis ötesi görüntüler ve içimi daraltan taşra havası doğrusu ‘The Thin Red Line’ın Harvard felsefe mezunu yönetmeni Terrence Malick’ten çok daha iyisini beklediğim için bende ilk başta hayal kırıklığı yarattı.



Nedense Amerika’nın ortasında kalan o eyaletler eskiden beri bana çok itici gelir. Oliver Stone’un U-Turn (Arizona), Hilary Swank’in Boys Don’t Cry (Nebraska), Luke Wilson-Heather Graham ve Casey Affleck’in bile berbatlığını önleyemediği Committed filmi gibi redneck eyaletlerde geçen filmler zaten gözümde eksi puanla başlar. Amerika dediğin benim için gitmesem de, görmesem de New York, Chicago ve biraz da San Francisco'dur. Melekler şehri Meksika vilayeti Los Angeles bile listeme girmez.



Yalnız bu filmin sonrasında ‘nereden geldik, nereye gidiyoruz?’ ‘dünya nasıl oluştu da biz insanlar onun içinden çıktık?’, insanın çocuğuna duyduğu sevgi, bir erkek için babasının hayatındaki önemi gibi sorular sordurtması benim gibi hayatın anlamını sorgulayan, aile içi ilişkilerin insanın geleceğini nasıl şekillendirdiğini merak eden birisi için kalıcı izler bıraktı.



Brad Pitt bu filmle yine çok iyi bir oyuncu olduğunu gösterip 1991 yılında Thelma&Louise filmiyle bizim gibi fani erkeklerin dünyasına girişinin 20. yılında kariyerin de, hatunun da ve bilumum dünyevi başarıların dibine vurup kendisini hayranlıkla izletiyor.



1983 yılındaki Bad Boys filminden sonra aradaki Madonna’lı iş ve evlilik kazasının ürünü Shanghai Surprise'ı saymazsak Mystic River, Thin Red Line, Sweet and Lowdown, 21 Grams ve Milk gibi filmlerde harika oyunculuklar sergileyen Sean Penn bu filmde fazla görünmüyor ama gerek de yok çünkü varlığı yetiyor.



The Nuremberg Trials – Stanley Kramer – 1961



Evde televizyon başında tuvalete bile gitmeden soluksuz izlediğim 3 saatlik bir başyapıt. Sanırım benim gözümde Burt Lancaster’ı da gelmiş geçmiş en iyi aktör mertebesine yükselten filmlerden de sadece biri. Yanında Spencer Tracy, Montgomery Clift ve Alman tanrıçası Marlene Dietrich de cabası.



2. Dünya Savaşı her zaman ilgimi çekmiştir. Toplumların nasıl böylesine bir toplu histeri yaşadığı, akıl tutulmasının bu derece zirve yaptığı tabii bugün pek çok neden gösterilerek bütün ayrıntılarıyla irdeleniyor ama o dönemi bizzat yaşayanlar için gerçek bir felaket.



Savaştan sonra günah keçisi ilan edilen Almanya küllerinden tekrar doğmaya çalışırken ABD ve galip devletler de 1. Dünya Savaşı’ndan sonra yaptıkları hatayı tekrarlamadan onu daha çok ezmek yerine kapitalist sistemin bütün olanaklarını seferber ederek ayağa kaldırdılar. Onlar da çalışkanlık ve disiplinleriyle doğrusu hakkını verdiler.



Hukuki anlamda da tabii savaş sonrasında büyük sıkıntılar yaşandı. Çoğunluk ya emir-komuta zinciri altında hareket ettiğini ya da yapılan kötülüklerden haberleri olmadığını iddia etti. Burada bütün bir ulusun da onurunu incitmeden adaleti dağıtmak çok önemliydi ve Nürnberg mahkemeleri de bunu büyük ölçüde başardı. Ne diyelim, adalet dağıtan mahkemeler herkese lazım.




The House of the Spirits – Bille August - 1993


1994 yılında sinemada izlediğim bu filmde en beğendiğim aktörlerden bir tanesi olan Jeremy Irons’ın başrolde olması, ona Glenn Close (bkz. Dangerous Liaisons – bir diğer hastası olduğum film) ve Meryl Streep’in yanında genç bir Winona Ryder’ın eşlik etmesi nefaseti arttıran unsurlar. The French Lieutenant’s Woman’da birlikte oynayan Irons-Streep ikilisi yine harikalar yaratıyor.



Romanın yazarı Şili’nin askeri darbeyle devrilen lideri Salvador Allende’nin kızı Isabel Allende ve film birtakım otobiyografik unsurlar da taşıyor. Ayrıca Güney Amerika’da geçiyor olması da bir gün mutlaka görmek istediğim Şili, Arjantin, Peru, Uruguay gibi ülkelerin cazibesini gözümde daha da arttırdı. Bizim gibi askeri ve sivil darbelerden muzdarip toplumlarda etkisi daha da fazla olan bir film.



Paloma Blanca’nın çok güzel bir versiyonu ve film müzikleri üstadı Hans Zimmer’in müziğiyle sizi baş başa bırakıyorum…




Gone With The Wind – Victor Fleming, George Cukor - 1939


Bu filmi bir sinemasever olarak çok geç, daha geçen yıl yaptığım uzun mesafe bir uçak yolculuğunda izleme fırsatı bulabildim. Çok da hayıflandım nasıl bu kadar geç kaldım diye çünkü bu 4 saatlik destansı başyapıt gözümden uyku akmasına rağmen beni o koltuğun küçük ekranına mıhladı. 

Clark Gable’ın karizması ve Vivien Leigh’in dillere destan güzelliği de zirve yapıyor filmde. Tolstoy’un Savaş ve Barış’ından da yoğun izler taşıyan bu film hayata dair majör nitelenebilecek neredeyse her şeyi dört saate sığdırıp bir duygu seli yaratıyor.



Bu tip uzun zamana yayılan filmler bazı karakterlerin gösterdiği büyük değişimle beni çok etkiliyor çünkü ben de hayatı dolu yaşayanları, tekdüze olmayan insanları seviyorum. Güzel Türkçe’mizde ‘Allah gösterdiğinden geri koymasın’, ‘Ne oldum dememeli, ne olacağım demeli’ gibi atasözlerinin karşılığı bu filmlerde adeta hayat buluyor. Savaşların getirdiği felaket ve yıkım ve her şeye rağmen insanların sahip olduğu umut yaşadığı onca badireden sonra Scarlett'in filmin sonunda 'After all, tomorrow is another day' sözüyle dile geliyor. 





When Harry Met Sally – Rob Reiner – 1989 (Bonus film)

‘Light’ film kontenjanından listede kendine yer bulan bu filmi sanırım 1990 yılında izlemiştim ve şu anda tekrar seyrettiğim zaman son derece naif gelen birbirini çekici bulan bir kadın ve erkeğin asla arkadaş kalamayacağı varsayımı üzerine şekillenmiş, Hollywood’un pek çok klişesini barındıran ama yine de izlediğim yaşta kadın-erkek ilişkilerini çözmek adına bende iz bırakan bir film olduğunu hatırlıyorum. Gerçi bunu çözmek için binlerce film de yetmez ama hiç olmazsa küçük bir adım atmışım.

Hiçbir zaman öyle aman aman bir Meg Ryan hayranı olmadım. Sürekli saf ve masum kız havaları bir de başarısı garantili sabun köpüğü filmlerde oynaması bende oyuncu olarak pek iz bırakmamıştır. Billy Crystal da iyi bir komedi oyuncusu olmakla birlikte genellikle belli bir kalıbın dışına çıkmamıştır. Yalnız bu filmde bence birbirlerine yakışmışlar ve iyi bir kimya yakalamışlar.

Sonuç olarak derin izler değil ama insanda bir hoşluk bırakan bir de 80’li yılların ruhunu iyi yansıtan bir film. Günümüzün romantik komedilerine her halükarda beş basar.

Aşağıdaki sahne de sinema tarihinin efsaneleri arasında yerini almıştır. Billy Crystal'ın yüz ifadeleri muhteşem.




8 Aralık 2013 Pazar

Benim Sinemalarım - Benim Şarkılarım



Sinema kadar hayatımda olmazsa olmazım müziktir. Bu hafta da listeme şarkılarıyla da bende derin izler bırakan filmleri dahil ettim. Az laf, çok şarkı. Buyrun..

The Royal Tenenbaums – Wes Anderson - 2001


Kendimi kötü veya moralsiz hissettiğim zamanlar bu filmi izleyince ruh halimde gözle görülür bir iyileşme olur.



Wes Anderson’ı tarz olarak herkes sevmeyebilir ama benim çok beğendiğim bir yönetmen. Filmlerinde çoğu kişiye absürd gelebilecek bir komedi anlayışı ve tuhaf karakterleri var ama hepsine de belli bir sempati duyuyorsunuz. Hepsi de ‘evet bende bir acayiplik var, ama sor bakalım niye?’ dedirtiyor.



Vazgeçemediği başrol oyuncusu Bill Murray ise ‘What About Bob’ filminden beri gözde aktörlerimden biridir.


Royal Tenenbaums, Gene Hackman – Anjelica Huston – Bill Murray – Danny Glover’dan oluşan taş gibi deneyimli bir geri dörtlünün önüne monte edilmiş genç yıldızlar Gwyneth Paltrow – Ben Stiller – Luke ve Owen Wilson biraderler ile hücum hattında da olağanüstü işler çıkarıyor.



Filmdeki zaman ve mekan belirsizliği, karakterlerin absürdlüğü, her inişin bir çıkışı ve her çıkışın bir inişi olmasının yanında azimle aşkını kovalayan karakterlerin varlığı sanırım filmde en hoşuma gidenler. Tabii yine tam o ‘climax’ yaratıldığı anda devreye giren muhteşem Rolling Stones şarkısı ‘Ruby Tuesday’ adeta alıp götürüyor. Şarkının da hayranı olduğum için ayrıca onu da ekliyorum:


She would never say where she came from
Yesterday don't matter if it's gone
While the sun is bright
Or in the darkest night
Nobody knows
She goes and goes

Goodbye, ruby tuesday
Who could hang a name on you?
When you change with every new day
Still i'm gonna miss you...

Don't question why she needs to be so free
She'll tell you it's the only way to be
She just can't be chained
To a life where nothing's gained
And nothing's lost
At such a cost

Goodbye, ruby tuesday
Who could hang a name on you?
When you change with every new day
Still i'm gonna miss you...

There's no time to lose, i heard her say
Catch your dreams before they slip away
Dying all the time
Lose your dreams
And you will lose your mind.
Ain't life unkind?




New York Trilogy Part I Life Lessons – Martin Scorsese - 1989


Taxi Driver ve Goodfellas gibi Scorsese’nin iki harika filmi dururken bu film ne alaka diyenler olabilir, hak da veririm ama dediğim gibi liste gayet öznel bir şekilde hazırlandı.



Bu filmi de 1990 yazında videoda izlediğimi hatırlıyorum ve Nick Nolte’nin Rosanna Arquette ile birlikte oynadığı ilk bölüm özellikle Procol Harum’un ‘A Whiter Shade of Pale’ şarkısıyla öyle bir başlangıç yapıyor ki o anda beni avcuna aldığını 22 yıl sonra ikinci defa yine zevk alarak izlediğimde çok iyi anladım.



Listeme almadığım ama çok beğendiğim ‘The Thin Red Line’ın dev kadrosunun dev oyuncusu Nick Nolte’nin bu filmde canlandırdığı ressam sıkı adam, çok da güzel resimler çiziyor ama işte o orta yaş bunalımı denilen bela Rosanna Arquette’in canlandırdığı genç ressam adayı karşısında adamı maymuna çeviriyor. Duyguları yoğun yaşamak güzel şey hatta yaratıcılığa da çok olumlu katkısı var ama genç sevgili tabloda durduğu gibi durmuyor.



Bu arada bu kadar çok seyahat etmeme rağmen belki yüzlerce filmde izlediğim New York’u hiç görmemiş olmak benim için ciddi bir kayıp. Filmin diğer iki bölümü ise bana göre o kadar da harika değil ama yine de izlenir.




Say Anything – Cameron Crowe - 1989


Geçenlerde bir yazıda insanların hormonal değişimler yüzünden en çok ergenlik döneminde ruhsal sıkıntılar yaşadıklarını okuyunca ilginç geldi. Ben o yılları şahsen her zaman yüzümde bir gülümsemeyle ve keyifle anıyorum ama insanoğlunun hafızasından kötü anıları silmesi de yaşama bağlanma içgüdüsüyle paralel gittiği için belki de özellikle hormonal aktivitelerin tavan yaptığı bu dönemde yaşanan karmaşık duyguları unutmaya meyilli de olabiliriz.

Yine de inanıyorum ki en güzel ve sağlam dostluklar bu yıllarda kuruluyor çünkü 'menfaat dünyası' devreye girmemiş oluyor ve duygular daha saf yaşanıyor.



Bu filmi 1989 veya 1990 yazında okullar kapalıyken tek başıma sinemada izlediğimi çok net hatırlıyorum. Aslında pek çok insan gibi ben de sinemaya yalnız gitmeyi sevmem ama o sırada herhalde İstanbul’da kimsenin olmaması ve kız arkadaş yokluğundan ötürü sıcak bir Ağustos günü aynı zamanda serinlemek için girdiğim salonda High Fidelity, Being John Malkovich gibi daha sonraları çok önemli yapımlarda rol alacak olan John Cusack’ın o günden sonra da daima etkilendiğim karizmatik oyunculuğu ve Genesis’i gerçek bir rock grubu yapan Peter Gabriel’in ‘In your eyes’ adlı mükemmel şarkısını elindeki kasetçalarla sevgilisinin odasının önünde yağmur altında çaldığı sahneyi hiç unutmadım. 
 





The Wall – Alan Parker - 1982



İlk olarak lisede psikoloji dersinde izlediğim bu film hem beni iyice sarsmış, hem de sıkı bir Pink Floyd hayranı olmamı sağlamıştır. Hala bile ara ara özellikle ‘Comfortably Numb’ şarkısını comfortably numb hale geldiğim zamanlar dvd’sini koyup izlemeyi ve dinlemeyi seviyorum.



Alan Parker zaten Geceyarısı Ekspresi ve Mississippi Burning filmlerinde insanları galeyana getirip coşku seli yaratmayı iyi bilen bir yönetmen olduğunu kanıtladığı gibi The Commitments filmiyle de müziğe olan ilgisini belli etmişti. Dolayısıyla The Wall bu ikisinin mükemmel bir karışımı gibi. Daha sonra olgunluk çağında çevirdiği Angela’nın Külleri de çok daha az provokatif ama seyre değer filmdir, onu da atlamayalım.



Her ne kadar ‘Another Brick in the Wall’ şarkısının iyice içi boşaltılıp marş haline getirilmesini ve saçma sapan yerlerde karşıma çıkmasını üzüntüyle görsem de aynı akıbetin filmin başına gelmemiş olması önemli bir tesellidir. Filmi izlemek tabii ‘we don’t need no education’ diyen ergenler gibi haykırmaya benzemiyor, çok daha fazlasını gerektiriyor.

Roger babanın bu seneki İstanbul konserine ise yurtdışında olduğum için gidemedim ve çok şey kaçırdığımı biliyorum çünkü zamanın ruhuyla yaşanması gereken bir deneyimdi ve kaçtı gitti. Bunun tekrarı da kolay kolay olmaz maalesef. En azından burada paylaşıp kendim de nasipleneyim...



3 Aralık 2013 Salı

Benim Sinemalarım - The Italian Connection



Il Gattopardo – Luchino Visconti - 1963

1900 – Bernardo Bertolucci - 1976

Una Giornata Particolare – Ettore Scola - 1977


İtalya’da yıllarca yaşamış ve bu ülkeyi çok seven biri olarak haliyle İtalya’nın tarihi de onu daha iyi anlayabilmek adına ilgimi çekiyor. Ulus devlet kavramının yaygınlaşması ve ekonomik gelişmeler sonucunda sağlanan milli birlik İtalya’nın farklı şehir devletlerini bir araya getirmiş ama bu aşının tam olarak tutup tutmadığı bugün bile çok tartışılabilir. 

Asırlar boyunca Vatikan’ın din tüccarlığına soyunduğu, sadece bundan yüz yıl önce kitleler halinde Güney ve Kuzey Amerika’ya göç eden ve büyük fakirlik çeken fakat özellikle kuzeyin sanayi hamlesi sayesinde ciddi bir refaha kavuşan bu ülke şu anda yine zor günlerden geçiyor ama tarihine bakınca aynı bizim gibi kritik virajlarda başarılı dönüşler yapabiliyor.
 

Muhteşem coğrafyasıyla Bourbon hanedanlığının hüküm sürdüğü Sicilya adasını hikayenin arka planına alan Il Gattopardo, Visconti’nin başyapıtlarından bir tanesi ve özellikle de doğru düzgün bir kral, sultan vs. tarafından mı yönetilmek yoksa cahillerin demokrasisiyle mi yönetilmek gibi güncelliğini yitirmeyen soruları da tekrar sordurtuyor. 

En beğendiğim ilk 10 aktör arasında sayabileceğim Burt Lancaster, Don Fabrizio Salina rolünde yine müthiş bir oyunculuk çıkarırken Alain Delon ve Claudia Cardinale de ona çok başarılı bir şekilde eşlik ediyorlar.



Yine bence 20. yüzyılın en büyük yönetmenlerinden bir tanesi olan, Paris'te Son Tango (ki bence hayalkırıklığı bir filmdir) ve Son İmparator (ki başarılı bir filmdir) gibi önemli filmlerin yönetmeni Bertolucci’nin 5 saatlik ‘1900’ filmi de İtalya’nın 20. yüzyıl başından 2. Dünya Savaşı’na kadar geçirdiği evreleri, faşizmin yükselişini çok güzel anlatıyor.

O köylülerin sefaleti, ezilmişliği ve kölelik düzeninin o yıllarda hala devam etmesi feodal yapının sadece 100 yıl önce bile İtalya'da ne kadar güçlü olduğunu gösteriyor. Hem de İtalya'nın bugün en gelişmiş bölgelerinden birisi olan kuzeydeki Emilia-Romagna bölgesinde.. Aradan geçen 100 yıldaki fark da bizimle kıyaslayınca üzüntü verici. Bir zamanlar kendi topraklarının hiç olmazsa sahibi olan insanlar bizde o toprakları da kaybederken orada ise tersine siyasi bilincin de canlanmasıyla halk kendi işlediği topraklarını kazanıyor. 


Donald Sutherland’in tıpkı oğlu Kiefer Sutherland ve Kevin Bacon gibi insana doğal gelen faşist kötü adam tiplemesi Attila Mellanchini, burjuvazinin o tatlı sarhoşluğundan bir türlü kurtulamayan, iyi niyetli ama ağırlığını bir türlü koyamayan Robert de Niro’nun canlandırdığı basiretsiz Alfredo Berlinghieri ve nihayet Gerard Depardieu’nun oynadığı Olmo Dalco’ ismindeki devrimci karakteri kader çok kötü bir şekilde birbirine bağlıyor. Gerard Depardieu'nun yıllar içinde geçirdiği fiziksel ve ruhsal değişim de insanı epey şaşırtıyor. Filmin özellikle ikinci yarısı içerdiği şiddet ve neredeyse pornografik sahneleri nedeniyle herkese göre değil, benden uyarması.



Una Giornata Particolare filminde ise diğer iki filmin aksine Loren-Mastroianni’nin muhteşem oyunculukları filmin zaman zaman konusunun önüne geçiyor ve diğer iki filme göre duygusal tarafı daha ağır basan, daha yumuşak bir film. 

1938 yılında Hitler’in Roma’yı ziyaret ettiği günü arka plana alan film faşizmin en koyu dönemindeki İtalya’dan insanı bütün olumsuzluklara rağmen umutlandıran kesitler sunuyor. Bütün olay örgüsünün bir gün içinde ve neredeyse tamamının iki karakterle geçtiği düşünülürse sıkıcı olmadan işin altından kalkması ayrı bir övgüyü hak ediyor.




La Dolce Vita – Federico Fellini - 1960

Bu filmi diğer İtalyan yönetmenlerden ayırmak istememin nedeni öncelikle yönetmeni ve ardından siyaset ve tarihin daha az işlenmesi, didaktik ve propaganda yönünün daha zayıf olması.

Buna karşılık Amarcord, 8.5 ve Roma’da olduğu gibi Fellini’nin bir yönetmen olarak bu filmde de ağırlığı ve hayran olduğum tarzı çok hissediliyor. Bana göre gelmiş geçmiş en karizmatik İtalyan aktörü olan Marcello Mastroianni nasıl bir futbolcunun en verimli dönemi 25-30 yaş arasıysa bu filmdeki 36 yaşıyla formunun zirvesinde.

Bu filmde canlandırdığı hayalperest Marcello karakteri futbolun hayal dünyamızı daha çok zenginleştirdiği, bu kadar mekanik olmadığı, futbolcuların parayı değerlendirmediği ama çok güzel yemeyi bildiği 60’lı, 70’li ve 80’li yıllardaki oyuncuları hatırlatıyor. İlla ki bir yerden yine futbola bağladım mevzuyu ama ne yapayım, sahada durduğu gibi durmuyor meret.

Roma – La Citta’ Eterna (Ölümsüz şehir Roma) İstanbul’la birlikte dünyada en çok beğendiğim şehir ve filmde onun da nasıl içten içe çürüdüğünü çok güzel görüyorsunuz. Ayrıca o yıllar için oldukça radikal sayılabilecek Vatikan’ın din sömürüsüne de ciddi eleştirel bir yaklaşım var.




Godfather 1,2,3 – Francis Ford Coppola – 1972/1974/1990


Sinemaya meraklı olup da bu film serisini izlemeyen, üzerine yorum yapmayan herhalde çok nadirdir. Daha da ileri gidip hayatın bütün çözümlemelerini sunan sihirli bir felsefi eser muamelesi yapanlar da yok değil hani.

Michael Corleone’nin Kafka’nın Gregor Samsa’sından daha beter yaşadığı dönüşüm bana Hindistan’da bir kamyon arkası yazısı olan gayet felsefi ‘Nobody stays a virgin, life f…s everyone’ yani Türkçe mealiyle ‘Kimse bakire kalmaz, hayat herkesi s..er’ sözünü anımsatıyor.

Bu kadar muhteşem oyuncu, bu kadar muhteşem dekorlar, mekanlar, zamanlar… Hele Michael Corleone’nin Sicilya’da kaçak yaşadığı o dönem ve orada bulduğu saf aşk, baba Corleone’nin New York’a çocukken gelişinin anlatıldığı flashback’ler ve onun da nasıl şartların zorlamasıyla ‘Baba’ olduğunu gösteren 2. bölüm.

Yalnız ben pek çok kişinin aksine 3. bölümü de beğenirim. Hele ki filmin final sahnesinde o hayatı dopdolu geçmiş Baba’nın yanında kimse olmadan gayet sefil bir şekilde ebediyete göç etmesi beni gerçekten etkilemiştir. Gerçi filmdeki bir çelişki de Marlon Brando’nun canlandırdığı Baba’nın çocuklarına önce iyi bir aile reisi olmayı öğütlerken kendisinin de bunu ıskalaması ve bütün mahdumlarının yaşadıkları kötü sonlardır.