Vedat Türkali’nin Bir Gün Tek Başına isimli romanını çok beğendim.
Tuğla gibi (687 sayfa), bence daha kısa olabilirmiş ve çok fazla iç konuşma var ama özellikle sonu epey
sarsıcı. Böyle bir romanın filminin çevrilmemiş olmasına hayret ettim doğrusu. İyi
bir senaryoyla bence harika bir film çıkar ortaya. Sinema dünyasındaki
dostlarımı durumdan vazife çıkarmaya davet ediyorum.
Bugünlerde ise kitabı okumak apayrı bir heyecan veriyor insana çünkü
her ne kadar bir aşk hikayesi anlatılsa da arka planda 27 Mayıs ihtilaline
doğru hızla geçen günler ve 1950’lerde yedi yıl düşüncelerinden dolayı hapis
yatmış bu yazarın kuvvetli siyasal ve sosyolojik analizlerinin bugün bile
geçerliliğini koruduğunu görmek hem şaşırtıyor hem de üzüyor pek çok konuda bir arpa boyu bile
yol alamadığımızı fark ederek… Şimdi sözü kitaptan alıntılarla üstada bırakıyorum:
‘Ülkemizin dramı burada yatıyor bence. Bizim tefeci-bezirgan
finans-kapital toplumu burjuvazinin özgür girişimi, ilerici, özgürlükçü
aşamasını tatmadı. Batılı aydının geçmişinde burjuvazinin, Batı burjuvazisinin
ilerici çağının büyükleri yatıyor. Bacon var, Descartes var, Montaigne,
Rabelais, Diderot var o düşüncenin temelinde. Bizde kapitalizm en gerici
yanıyla, tekelci biçimde, finans kapitalizmi olarak geldi çöktü yedi bin yıllık
Babil artığı tefeci-bezirgan toplumumuza. Kırım Harbi’nden bu yana, örtülü ya
da açıkça para babalarının elindedir kapılar. Kapayıverirler. Aydın işsizlik
korkusunda, açlık korkusunda, can korkusunda. Öylesine büyümüş ki bu korku;
nedeni, türü, nereden, nasıl çıktığı da unutulmuş da salt korku kalmış. Put
olmuş korku, beyinleri sınırlıyor. Kocaman bir karanlık. Umutsuz… Hele
devletçiliğimizden sonra!... Batı kafasında önceden kazanılmış şeyler var,
kolay geri alamıyor burjuvazi. İmrendiğimi sanıyorsunuz onlara. Değil. O
özgürlük masalının Batılı aydına nasıl ayak bağı olduğunu biliyorum. En sıkı
zamanda burjuvazinin yanına kayıverir. Özgürlükle kapitalizmi birbirinden
ayıramaz bir türlü. Bu da onların dramı diyelim. Bizim karanlığımız daha umut
kırıcıdır yine de. Aydın için umut kırıcı hiç değilse. Korku dağları bekler
diyor. Ne dağları? Bütün ülkeyi korku bekliyor, üç tane
karakol değil. Yaa evlat!...
- Peki, dedi, sivil asker aydınların ülkenin değişimindeki ağırlığı? Korku diyorsunuz, onların içinden çıkmadı
mı en yürekliler de?
- Gerçekten de ne yiğitler çıkardık değil
mi…
- Namık Kemal’den alın, en parlağıdır o,
onunla başlatılır hep özgürlük uğruna yiğitlik, son güne kadar gelin; yarayı
kökünden temizleyecek düşünce gösterin bana. Düşünce, eylem, ne varsa, düzenin
egemen güçlerinin açık, örtülü izniyle, onayı ile en azından göz yumması ile
çıkmıştır ortaya. Ufak tefek düzeltmelerle düzen sürdürülmüştür. Burada biter
bizim yiğitliğimiz. Düzeni kökünden değiştirmek bilincine varanlara da kan
kusturulmuştur. Biliyor musunuz ki daha Osmanlı’da basına uygulanan ilk
sansürün yasakları arasındadır sosyalist ve grev sözcükleri. Aydın
kalabalığımız herkesten çok kızgındır bu bilince varanlara. Çıkmaya görsün
böyle biri, ilk onlar saldırır: ‘Urun!... Koman!... Yaşatman!... Tiz boğun!...’
Tam Osmanlı işi. Dudak büker hiç değilse… Doğruluğuna inanmadıklarından mı? Değil. Yasaklanmış
doğrulardır da onun için. Korkularından. Aşağılık kompleksi bir tür. Eskilerde
canına kıyan materyalist Beşir Fuat’tan beri, vebalı gibi yanından kaçılmıştır
hep en doğruyu, en ileriyi görenlerin, savunanların. Aslında bitmeyen bir
faşizm var ülkede. Nasıl tanımlıyoruz faşizmi: ‘Finans-kapitalin en geri, en
şoven öğelerinin açık terörist diktatörlüğü.’ Sürüp gider kendine özgü bir
faşizm bizim toplum yapımızda. Bazı açık, bazı örtülü biçimde. Ülkede bu korku
duvarını önce aydının aşması gerek. Alın size bir kısır döngü. Aydın, halka,
yığına dayansa kalmayacak korkusu, güçlü bulacak kendini. Orada da yolunu kesen
başka bir mutsuzluk var. Çok eskilerden, tarihten gelen. On üçüncü yüzyıldan
sonra halkından kopmuş Türk aydını. İşin acı yanı, ileri aydın da kopuk bugün
halktan. Yalnız devlet yasakları, düzenin baskısı ayırmıyor bizi halkımızdan,
yapımızla da ayrıyız; duygularımızla, düşüncemizle, inançlarımızla, belki en
önemlisi de dilimizle ayrıyız. Ülkücü, eylemci, halkçı aydının en yüce örneğini
vermiş Türk halkı. Türkmen hocasını, Yunus Emre’yi çıkarmış. En soyut
kavramları, düşünceyi nasıl iletmiş halka!.. Ne inançtır, ne güvençtir o,
halkın diline, anlama, kavrama yeteneğine!... Bugün, yüzlerce yıl sonra, onun
bıraktığı, başlattığı yerden yola çıkacağız yeniden. Arada tükenip giden
yüzlerce yılı düşünün.
uyuşturan yığınlardan, Asya’dan kopup gelen Türk halk yığınlarından kısa bir sürede kopmuş
Osmanlı. Dirlik düzeni bozulmaya başlayınca, tefeci-bezirgan toplumunun Osmanlı aydını
öylesine yabancılaşmış bu yığına ki,düşman bellemiş yüzyıllar boyu. Sömürmüşler, kırmışlar
bu yığını. Sürekli başkaldırmış o da. Ezmişler,ezilmemiş; kesmişler, tükenmemiş. Ayrı bir
dünyada yürütmüş yaşantısını. Küsmüş, kapalı… Yunus’un yolunu sürdürmüş. Kaygusuz, Pir
Sultan, adı sanı duyulmamış yüzlercesi… Ahilik,Fütüvvet örgütlerini, Babai ayaklanmalarını,
Alevi, Sünni kışkırtmalarını biraz inceleyin; çalışan, savaşan, direnen, yine de
sürekli sömürülen, kırdırılan bu halktır. Türk halkıdır. Aydın nerede
yöresinde.
Bir gereksinmenin zorunlu kıldığı mimarlık yapıtlarını çıkarın; bilim, düşünce,sanat,
edebiyat, dil olarak ne kalmıştır bu altı-yedi yüzyıllık Osmanlı aydınından
Nefi, Naili mi yakındır bize yoksa Yunus, PirSultan, Karacaoğlan mı
bütünleşiriz halkımızla
bile nereye koyacaklarını bilmiyorlar bunları. Ölmüş… Halkla yaşamamış ki. Hangisinden güç
alırız
Osmanlı’nın başlarındadır ancak. Sonra
yok ha
incelemeleri, sınıf olmasa halka böylesine – duvar çekilir gibi – bir yabancılaşma olur mu
Bunların birçoğunu bir zamanlar okul kitapları da yazardı Cumhuriyet’in ilk yıllarında.
Osmanlı’ya karşıydı Ankara’ya yerleşmiş Mustafa Kemal’ciler. Ulusçuluk adına söyledikleri
buna benzer şeylerdi. Peki onlar ne yaptılar
artırdılar...