İlk şoku atlattıktan sonra bulunan aday için
tek kelime aklıma geliyor: Gerçekçi.
Neden böyle düşündüğüme gelince; 1950’den
beri tohumları ekilen laiklik karşıtı görüşler sürekli asker tarafından
görünüşte baskılanmış, Demirel ve Özal gibi siyasetçiler tarafından gazı
alınarak ve özellikle de 1980 darbesi sonrasında ABD’nin yeşil kuşak teorisiyle
de uyumlu bir şekilde daha önce komünizm karşıtlığı için verilen desteğin iyice
arttırılmasıyla devam etmiştir. Dolayısıyla 60 küsur yılda yıkanan beyinlerin
bir anda modern dünyaya uyum sağlamasını beklemek hayalperestlikten başka bir
şey değildir.
Kendilerini ‘Müslüman Demokrat’ olarak
tanıtan ama Greko-Romen kültürünün dünyaya bir armağanı olan demokrasiyi içine
sindirememiş, en yüksek oyu almayı her istediğini yapabilme özgürlüğü olarak
algılayan bir zihniyet eski yapılan bütün hataların birikimi ve dünya
konjonktürünün de olağanüstü yardımıyla son 12 yıla damgasını vurdu.
Bir kere önce şuna karar vermemiz gerekiyor;
Cumhurbaşkanlığı makamının siyasi bir makam olmadan eskisi gibi denge sağlayıcı
bir unsur olmasını istiyor muyuz? Eğer cevabımız ‘evet’ ise İhsanoğlu’nun
siyasi bir geçmişinin olmaması bu açıdan bir dezavantaj değil, bir avantajdır.
Üstelik Ahmet Necdet Sezer kadar soğuk ve halka uzak da görünmüyor bana.
Adına gelince… Evet çok dini çağrışımlı bir
ismi olduğu muhakkak ancak Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü
verilerine göre Türkiye’de en çok kullanılan ilk on isim kadınlar ve erkeklerde
sırasıyla şöyle:
FATMA MEHMET
AYŞE MUSTAFA
EMİNE AHMET
HATİCE ALİ
ZEYNEP HÜSEYİN
ELİF HASAN
MERYEM İBRAHİM
ŞERİFE İSMAİL
ZEHRA OSMAN
SULTAN YUSUF
Bu istatistiklere bakınca ‘Ekmeleddin’ biraz
damardan gibi dursa da Türkiye gerçeğinin kesinlikle dışında değildir. Ayrıca
yıllarca din ve mezhep savaşları yapmış ve en sonunda bana göre şu anda dünyada
laikliğe en yakın sistemde yaşayan Batı Avrupa’da da erkeklerde Paul, Thomas,
Peter vs. gibi aziz, kadınlarda ise azize isimleri ezici çoğunluğu oluşturmaktadır.
5 yıl boyunca yaşadığım İtalya’da hiç
ummadığım bazı insanların bile ne kadar dindar olduklarını öğrenince çok
şaşırmıştım. Ama orada güzel olan tarafı işte bu insanların dışarıdan dindar
olduklarının anlaşılmaması, çünkü bana göre son derece kişisel olan inancı
kendi içlerinde yaşamalarıydı. Türkiye’de uzun yıllardır bu samimi, zorlayıcı
olmayan ve gösterişten uzak dindarlık maalesef yerini ciddi bir maddiyatçılığa,
benden olan – benden olmayan ayrımına ve aşırı bir gösterişe bıraktı. Eğer din
nüfusun çok büyük bir çoğunluğu için kültürün ayrılmaz bir parçasıysa en
azından dini özümsemiş, sağlıklı muhakeme etme yeteneği olan birisinin söz sahibi
bir konumda olması bana daha doğru geliyor. En önemlisi de laiklik ilkesini
özümsemiş olması çok önemli ki bende o izlenimi de bıraktı.
Yok eğer bizi yıllardır yöneten zihniyetten
memnunsanız o zaman zaten sizin adresiniz belli, ondan sonra seçilirse
ağlamayın ama. Bir de rahmetli Uğur Mumcu’nun dediği gibi bilgi sahibi olmadan
fikir sahibi olmayın. Dün baktım da Ekmeleddin İhsanoğlu ismi açıklandıktan
sonra bir kıyamettir kopuyor. Sözüm bu hemen ortalığı velveleye verenlere: önce
farklı kaynaklardan okuyun, bilgi edinin ve adamı tanımaya çalışın. Ondan sonra
yine kafanıza yatmazsa amenna.
Eğer biz Beşiktaş – Kadıköy – Karşıyaka –
Çankaya sarmalında düşünüp hareket edeceksek şerefli mağlubiyetler hep
kaçınılmaz olacaktır. Ben bazılarının aksine M. Yavaş ve M. Sarıgül
tercihlerinin de yanlış olduğunu düşünmüyorum. Yanlış anlamayın, bunların
hiçbirisi muhtemelen İhsanoğlu da dahil olmak üzere benim hayalimdeki siyasetçi
veya dünya görüşüne sahip insanlar değil ama benim hayalimdeki görme şansına
eriştiğim tek siyasetçi Erdal İnönü’ydü ve onu da daha çok İskandinav
ülkelerine layık görüyorlardı. Ne var ki bizler İsveç veya Norveç’te
yaşamadığımıza göre bütün OECD kriterlerinde sonunculuğa oynayan yalnız ve
güzel ülkemiz için akademisyen, 4 yabancı dil bilen, uluslar arası bir kurumda
yıllarca başkanlık yapmış, diyaloğa ve uzlaşmaya açık, toplumun değişik
kesimlerini kucaklayabilecek ve içine battığımız Ortadoğu bataklığını iyi
tanıyan bir aday bana göre ehven-i şerdir. Bundan sonra da gerekirse sırf
ülkenin en acil ihtiyacı olan huzur ve uzlaşma için ölene kadar da emanet oy
vermeye devam edeceğim ve size de aynısını tavsiye ederim.
Toplumlar devrimle
değil, evrimle olgunlaşıyor. Atatürk sayesinde 3 yaşında neredeyse dekatlon
koşan Türkiye daha sonra 30 yaşına gelip de felç geçirmiş bir adam haline
geldi. Dolayısıyla şu anda en gerçekçi beklenti bu adamın maraton koşması değil,
fizyoterapiyle tekrar yürümeye başlamasıdır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder