17 Haziran 2014 Salı

Kırk Katır ve Kırk Satır Arasında Geçen Yıllar

İlk şoku atlattıktan sonra bulunan aday için tek kelime aklıma geliyor: Gerçekçi.
Neden böyle düşündüğüme gelince; 1950’den beri tohumları ekilen laiklik karşıtı görüşler sürekli asker tarafından görünüşte baskılanmış, Demirel ve Özal gibi siyasetçiler tarafından gazı alınarak ve özellikle de 1980 darbesi sonrasında ABD’nin yeşil kuşak teorisiyle de uyumlu bir şekilde daha önce komünizm karşıtlığı için verilen desteğin iyice arttırılmasıyla devam etmiştir. Dolayısıyla 60 küsur yılda yıkanan beyinlerin bir anda modern dünyaya uyum sağlamasını beklemek hayalperestlikten başka bir şey değildir.

Kendilerini ‘Müslüman Demokrat’ olarak tanıtan ama Greko-Romen kültürünün dünyaya bir armağanı olan demokrasiyi içine sindirememiş, en yüksek oyu almayı her istediğini yapabilme özgürlüğü olarak algılayan bir zihniyet eski yapılan bütün hataların birikimi ve dünya konjonktürünün de olağanüstü yardımıyla son 12 yıla damgasını vurdu.
Bir kere önce şuna karar vermemiz gerekiyor; Cumhurbaşkanlığı makamının siyasi bir makam olmadan eskisi gibi denge sağlayıcı bir unsur olmasını istiyor muyuz? Eğer cevabımız ‘evet’ ise İhsanoğlu’nun siyasi bir geçmişinin olmaması bu açıdan bir dezavantaj değil, bir avantajdır. Üstelik Ahmet Necdet Sezer kadar soğuk ve halka uzak da görünmüyor bana.

Adına gelince… Evet çok dini çağrışımlı bir ismi olduğu muhakkak ancak Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü verilerine göre Türkiye’de en çok kullanılan ilk on isim kadınlar ve erkeklerde sırasıyla şöyle:

FATMA                                   MEHMET
AYŞE                                     MUSTAFA
EMİNE                                   AHMET
HATİCE                                  ALİ
ZEYNEP                                 HÜSEYİN
ELİF                                      HASAN
MERYEM                                İBRAHİM
ŞERİFE                                  İSMAİL
ZEHRA                                  OSMAN
SULTAN                                 YUSUF

Bu istatistiklere bakınca ‘Ekmeleddin’ biraz damardan gibi dursa da Türkiye gerçeğinin kesinlikle dışında değildir. Ayrıca yıllarca din ve mezhep savaşları yapmış ve en sonunda bana göre şu anda dünyada laikliğe en yakın sistemde yaşayan Batı Avrupa’da da erkeklerde Paul, Thomas, Peter vs. gibi aziz, kadınlarda ise azize isimleri ezici çoğunluğu oluşturmaktadır.

5 yıl boyunca yaşadığım İtalya’da hiç ummadığım bazı insanların bile ne kadar dindar olduklarını öğrenince çok şaşırmıştım. Ama orada güzel olan tarafı işte bu insanların dışarıdan dindar olduklarının anlaşılmaması, çünkü bana göre son derece kişisel olan inancı kendi içlerinde yaşamalarıydı. Türkiye’de uzun yıllardır bu samimi, zorlayıcı olmayan ve gösterişten uzak dindarlık maalesef yerini ciddi bir maddiyatçılığa, benden olan – benden olmayan ayrımına ve aşırı bir gösterişe bıraktı. Eğer din nüfusun çok büyük bir çoğunluğu için kültürün ayrılmaz bir parçasıysa en azından dini özümsemiş, sağlıklı muhakeme etme yeteneği olan birisinin söz sahibi bir konumda olması bana daha doğru geliyor. En önemlisi de laiklik ilkesini özümsemiş olması çok önemli ki bende o izlenimi de bıraktı.

Yok eğer bizi yıllardır yöneten zihniyetten memnunsanız o zaman zaten sizin adresiniz belli, ondan sonra seçilirse ağlamayın ama. Bir de rahmetli Uğur Mumcu’nun dediği gibi bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmayın. Dün baktım da Ekmeleddin İhsanoğlu ismi açıklandıktan sonra bir kıyamettir kopuyor. Sözüm bu hemen ortalığı velveleye verenlere: önce farklı kaynaklardan okuyun, bilgi edinin ve adamı tanımaya çalışın. Ondan sonra yine kafanıza yatmazsa amenna.


Eğer biz Beşiktaş – Kadıköy – Karşıyaka – Çankaya sarmalında düşünüp hareket edeceksek şerefli mağlubiyetler hep kaçınılmaz olacaktır. Ben bazılarının aksine M. Yavaş ve M. Sarıgül tercihlerinin de yanlış olduğunu düşünmüyorum. Yanlış anlamayın, bunların hiçbirisi muhtemelen İhsanoğlu da dahil olmak üzere benim hayalimdeki siyasetçi veya dünya görüşüne sahip insanlar değil ama benim hayalimdeki görme şansına eriştiğim tek siyasetçi Erdal İnönü’ydü ve onu da daha çok İskandinav ülkelerine layık görüyorlardı. Ne var ki bizler İsveç veya Norveç’te yaşamadığımıza göre bütün OECD kriterlerinde sonunculuğa oynayan yalnız ve güzel ülkemiz için akademisyen, 4 yabancı dil bilen, uluslar arası bir kurumda yıllarca başkanlık yapmış, diyaloğa ve uzlaşmaya açık, toplumun değişik kesimlerini kucaklayabilecek ve içine battığımız Ortadoğu bataklığını iyi tanıyan bir aday bana göre ehven-i şerdir. Bundan sonra da gerekirse sırf ülkenin en acil ihtiyacı olan huzur ve uzlaşma için ölene kadar da emanet oy vermeye devam edeceğim ve size de aynısını tavsiye ederim. 

Toplumlar devrimle değil, evrimle olgunlaşıyor. Atatürk sayesinde 3 yaşında neredeyse dekatlon koşan Türkiye daha sonra 30 yaşına gelip de felç geçirmiş bir adam haline geldi. Dolayısıyla şu anda en gerçekçi beklenti bu adamın maraton koşması değil, fizyoterapiyle tekrar yürümeye başlamasıdır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder