17 Ağustos 1999 maalesef herkes için
unutulmaz bir tarihtir. Fayların kırılması sonucu oluşan büyük deprem inanılmaz
bir felakete neden olmuş ve onulmaz yaralar açmıştı. 31 Mayıs 2013’te de ne
yazık ki toplumun fay hatları kırıldı ama bu seferki doğal bir afet değildi. İki
ayyaş söylemi, 3. köprünün adını Yavuz Sultan Selim’e verme, Topçu Kışlası
ısrarı zaten gergin olan fayları büyük bir şiddetle parçaladı.
O gece de aynı 17 Ağustos gibi hava çok
sıkıntılı ve kasvetliydi. Arkadaşlarla birlikte yemekteydik ama kulağımız Gezi
Parkı’ndaydı. Gece eve geldiğimde de içimdeki o sıkıntı geçmemiş, tam tersine
artmıştı. Saat 01.30 gibi tam yatmaya hazırlanırken perdeyi açıp dışarıya
baktığımda yüzlerce ışığın bir anda yanıp sönmeye başladığını gördüm. Faydaki
hareketlilik başlamıştı. Tabii ben de katıldım bu ışık şölenine. İstanbul
gözüme bir başka güzel görünüyordu ve tüylerim diken diken olmuştu. Hemen koşup
televizyonu açtım ama hiçbir şey yoktu.. Sonradan anladık ki sevgili
kanallarımız bilgi ve kültürümüzü arttırmak için belgesel yayınlamaya
başlamışlardı.
Ertesi sabah uyandığımda gazetedeki resim
insanları köprüden yürüyerek geçerken gösteriyordu. İnanılmaz bir duyguydu. O
noktada içim içime sığmamaya başladı ve her ne kadar daha sonra yandaş medyada
ve birtakım kuşkucular tarafından olayların dış mihrakların etkisiyle
başlatıldığı iddia edilse de beni ne arayan soran ne de davet eden oldu ama
hayatımın şehri İstanbul’un kalbi Taksim’e gitmek için büyük bir istek duydum. Kafamda
sürekli Edip Akbayram’dan ‘Bekle Bizi İstanbul’ çınlayıp duruyordu…
Böylece birkaç dostla birlikte Anadolu
Yakası’ndan Avrupa’ya yola koyulduk. Çok da zorlu olmayan bir yolculuktan sonra
Taksim’e vardık. Ortalık çok kalabalıktı ve hayatımda gördüğüm belki de en
temiz kalabalıktı. Öyle eylemci bir kişilik olmadığım için benim zaten gördüğüm
yegane kalabalık Beşiktaş maçlarında olduğu için çok etkilenmiştim. Demek ki
insanlar gerçekten artık dolup taşmıştı. Olağanüstü bir gündü ve devam eden
günlerde de bir yandan işimize gücümüze bakarken hatta yurtdışı seyahatine
giderken aklımız sürekli Gezi’deydi.
İçişleri Bakanlığı’nın 23 Haziran’daki resmi
açıklamalarına göre Bayburt ve Bingöl hariç 79 ilde 2.5 milyon insanın
katıldığı bu marjinal(!) eylemlerde bu sayının belki de 4-5 katı insan sosyal
medyada tepkilerini ortaya koymuştu.
Yurtdışındaki arkadaşlarım şaşkındı. Onların
Müslüman demokrat zannettikleri, ülkeyi uçuran, gıptayla bakılan siyasi lider
nasıl olup da böyle tahammülsüz bir despot olmuştu? Benim bile çevremde dış
mihraklar masalına inanan insanlar olduğu için onlara da bir sorum var: Velev
ki dış mihraklar bu işi kaşıdı, kriz yönetimi bu mudur? Velev ki dış mihraklar
bizim büyümemizi istemiyor, 3. havaalanını Almanya yaptırmak istemiyor, çılgın
proje hepsini çok korkutuyor. Bundan doğal ne olabilir? Sizce İngiltere
Fransa’nın, Almanya İtalya’nın, İspanya Portekiz’in iyiliğini mi istiyor sanki?
Herkes kendi çıkarını koruma peşinde ama farklı olarak bunu akılla yapıyor.
Neyse, bir hafta sonra 8 Haziran’da tekrar
Gezi’ye gittiğimde ise hava farklıydı. Gerçekten de bu sefer çapulcular ve
illegal örgütler ortalığı sarmıştı. Bu da tabii bazılarının ekmeğine yağ
sürüyordu. Gerçi Gezi yıllarca dışlanmış, ötekileştirilmiş, marjinal ilan
edilmiş insanlar açısından sesini duyurmak için belki yüz yılda bir gelen tarihi
bir fırsattı ve o yüzden de içinde ne ararsan vardı. Bana göre olsundu da,
şiddet olmadıkça bir mahsuru yoktu ama benim devlet bekası için yaşayan,
muhafazakar, büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öpmeyi seven
ortalama T.C. vatandaşım için durum kontrolden çıkmaya başlamıştı ve kabul
edilemez hale gelmişti. Eylem yapmanın da bir sınırı vardı yani. Şimdi dolar
uçacak, ev taksitleri, kredi kartı borçları, tüketici kredileri ne olacaktı? Bu
kadar yeterdi, mesaj verilmişti.
Aslında gerçekten de mesaj her ne kadar
alınmak istenmese de verilmişti ama bu sefer de Taksim Dayanışması bence yanlış
bir hamleyle devam kararı aldı. Neyse ki onun yanlışını hükümet verdiği bir
günlük süre dolmadan 15 Haziran Cumartesi gecesi şiddetle bastırmaya çalışınca
işler yine çığrından çıktı ve tekrar haksız duruma düşmeyi başardı. Ondan
sonraki süreçte ise gerginlik devam etti ve toplum karpuz gibi ortadan ikiye
bölündü.
Üzerinden bir 17 Aralık süreci, 30 Mart
seçimi geçti. Dış ve iç mihraklar, paralel yapılar, elitistler, eski
müttefikler vs. bu sağlam iradeyi yıkmaya çalıştı ve lakin muvaffak olamadı
çünkü zamanında Kıbrıs’a çıkarma yapan Karaoğlan’a ambargoyu yiyip de yağ ve
benzin bulamayınca sırt çeviren bu dirayetli millet bu sefer AVM’lerini,
istikrarlı döviz kurunu, finans sistemine köle olma özgürlüğünü yitirmemek
için, ‘İSTİKRAR’ denilen o sihirli sözcük adına sisteme bir kez daha sahip
çıktı.
Peki her şey boşuna mıydı? Bütün o
protestolar, yürüyüşler ve en önemlisi kaybedilen gencecik canlar? Hayır
değildi. 624 yıl süren Osmanlı İmparatorluğu’nda 2. sınıf vatandaş olan Türkler
90 yıllık Cumhuriyet rejiminde o 624 yıllık açığı kapatmak için filmi hızlı bir
şekilde ileri sarmak zorunda kaldılar ve sermaye birikimi olmayan, bilim,
kültür ve sanatta geri düşmüş bir toplum çekmesi maalesef gereken acıları
çekerek ve daha da çekmeye devam ederek dönüşü olmayan aydınlanma ve uyanma
yoluna girdi. Bizim içimizde hala uyuyanlar olsa bile dış dünya gaflet
uykusundan uyandı ve ılımlı zannedip küreselleşmenin çarklarına uygun
gördükleri kişinin gerçek kimliğini geç de olsa anladılar. İçeride de eski
liboşlardan, cemaatçilerden, bu ülkenin neredeyse her daim %65-70’ini oluşturan
‘beceriksiz solcular – işbitirici sağcılar’ bloğundan gözü açılanlar da oldu.
Her ne kadar iletişim teknolojisi çok
ilerlese de nüfusun belli bir kesimi internet erişimine sahip ve herkes kendi
meşrebine uyan yayınları takip ediyor. Bilgi kirliliğinin de
had safhada olduğunu düşününce her ne kadar bazı şeylerin çok hızlı değişmesini
istesek de dünya tarihi devrimle değil, evrimle yazılmıştır.
Bizim yaptığımız da duvarda küçük bir delik
açmaktır ama Konfüçyüs’ün dediği gibi ‘Her uzun yolculuk bir adımla başlar’ O
yüzden de ‘Bu daha başlangıç, mücadeleye devam.’ Atacak daha çok adım var…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder