Benim babam 18 yaşında İskenderun’dan üniversite okumaya
İstanbul’a gelmiş, annem de 8 yaşında Bursa’dan gelmiş ailesiyle. Yani sonuçta
ben İstanbul’da doğan ilk kuşağım. 1973 yılında doğduğumda İstanbul’un nüfusu
3,5 milyondu ve Sultanbeyli, Bağcılar, Sancaktepe, Beylikdüzü gibi semtler
henüz yoktu. İstanbul Bakırköy’de başlar, Kartal’da biterdi. Hatta anneannem
için Avrupa yakası İstanbul’du.
Yurtdışında benim de kendime düstur edindiğim bulunduğun
ortama uyum sağlama, oranın insanlarının yaşam biçimlerine ve kültürüne saygı
duyma benim ebeveynlerim için de geçerliydi ve sonuçta biz İstanbul’un
dokusunun bir parçası olmayı seçtik. Çünkü İstanbul da aynı pek çok Avrupa
kenti gibi binlerce yıllık bir tarihi, kültürü ve yaşam tarzını bünyesinde
barındıran bir canlı organizma gibi. Ve bu organizmanın bir ruhu, duyguları ve
en önemlisi kolektif bir hafızası var. Eğer birileri bu hafızayı yok etmeye
çalışırsa, vücut direnecektir.
Ben örneğin Süreyya sinemasında, Reks’te, Emek sinemasında
ilk izlediğim filmleri, AKM’de (16 yaşında bir lise öğrencisi olarak baygınlık
geçirerek) ilk izlediğim bale gösterisini, 13-14 yaşında Kadıköy’de Akmar
Pasajı’nda aldığım ilk kaseti, vapurla bir yakadan diğerine geçerken hissettiğim
o özgürlüğü, İnönü stadında izlediğim ilk maçı, Tahtakale’de, Sirkeci’de
dolaşırken nasıl da zamanı unuttuğumu, çocukken Almanya’dan Yeşilköy’e
havaalanına indiğim zaman yaşadığım heyecanı, çocukken Moda’da ne mutlu ki hala
yaşayan ama daha sonra bir kısmı göç etmek zorunda kalan Ermeni, Rum arkadaşlarımı
unutamam. Bunların tümü beni bugünkü ben yapan anılardır.
İstanbul’dan nice uygarlıklar geçti ve hepsi de izlerini
bıraktı. Ne var ki son 60 yılda yaşanan yağma ve talan tarihinin hiçbir
döneminde ne veba salgınlarında, ne İstanbul’un fethinde, ne yeniçeri
isyanlarında ne de İngiliz işgali altında yaşandı. Bir şehrin nüfusu 60 yılda tam
15 kat arttı ve hala da arttırılmaya çalışılıyor.
İstanbul demokrat da bir şehirdir aynı zamanda. En düşük
gelirlisi de simidini, gazetesini alıp Boğaz kenarında bir yandan bankta çayını
yudumlayabilir, zengini de Sunset’te muhteşem boğaz manzarasına karşı yemeğini
yiyebilir. Oysa şimdi duydum ki Beşiktaş iskelesi bir otele tahsis edilmiş…
Bizler bu şehrin hakkını ancak bu şehrin ruhunu bilen,
tanıyan ve özümsemiş yöneticilerle verebiliriz. Vedat Türkali’nin şiirindeki
gibi:
Sen bize layıksın İstanbul, biz de sana.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder