16 Ağustos 2013 Cuma

Kısa bir Paris seyahati ve gözlemler


Paris’i 18 yıl aradan sonra tekrar görme şansım oldu ve her ne kadar baştan Fransızların turistlere karşı aklımda kalan antipatik tavırları nedeniyle isteksiz de gitsem şehrin hakkını teslim etmem lazım. Geçen zaman içinde belki Avrupa’daki ekonomik krizin de etkisiyle Fransızlar yabancılara karşı çok daha konuksever ve sıcak yaklaşıyorlar. Montparnasse semtinde kaldığımız otel çok mütevazı ama bütçe olarak çok uygundu ve konum olarak mükemmeldi. Tek hayıflandığım şey ise Jean-Paul Sartre’ın mezarının da olduğu Montparnasse mezarlığını saatini uyduramadığım için gezememek oldu ama sıcak havada içtiğim buz gibi bira ve ardından Fransız şarabı bana bu derdimi unutturdu. Yine Montparnasse 138 isimli restoran inanılmaz bir lezzet deneyimiydi, özellikle pırasa soslu midyesi ve profiterolü harikaydı.


Euro Disney ise benim için olmasa da olabilecek (hatta olmasa daha iyi olurdu) ama kızım için olağanüstü bir hayal alemiydi. Tüketimi aşırı derecede körükleyen, fiyatların pahalı, eğlencelere girmek için sıraların uzun olduğu ve akabinde hepsinin 3-5 dakika sürdüğü bu yapay dünya aynı zamanda ticari bir başarı öyküsü olmalı çünkü 3 gün boyunca iğne atsanız yere düşmeyecek bir kalabalık vardı ve yılda 16 milyon turistle Avrupa’nın en fazla ziyaretçi çeken yeri olduğunu öğrenince de gözlemim doğrulandı. Disneyland ve Paris toplam 44 milyon ziyaretçiyle Türkiye’nin toplam 30 milyon olan turist sayısını epey geçiyor.

Futboldaki sakat profesyonellik anlayışı

Futbolcularin hem yetenekli hem zeki olanlari uzun vadeli dusunmeyi basarabilen ve oynadigi kulupte sembol olmayi becerebilenler. Profesyonellik deyip de sik kulup degistirenler ilerideki yazarlik, yorumculuk ve hatta teknik direktorluk kariyerlerini de riske atiyorlar. En fazla 15-20 yil surecek bir kariyer icin fazla kulup degistirmek son derece yanlis bir planlama.

Bu yuzden Metin, Ridvan, Hagi gibi isimler kuluplerinde sonsuz krediye sahipken Tanju kellik ilaci reklamlarina cikiyor. Sergen icinse bir sey diyemiyorum cunku o gelmis gecmis herhalde ciplak gozle izledigim en olaganustu yetenekti ve 4 buyuk kulupte oynamasina ragmen yine de Besiktasli Sergen olarak kalmayi basarip spor dunyasinin icinde kaldi.

Türkiye'de parti isimlerindeki çelişkiler


Türkiye’de siyasi parti isimleriyle icraatları arasında ciddi çelişkiler var. Örneğin Refah Partisi’nin ben Türkiye’ye hiçbir refah getirdiğini hatırlamam. CHP adında halk olmakla birlikte genel olarak halktan kopuktur. AKP deseniz adaletle hiçbir ilgisi yok, sanal kalkınması da hala insanların büyük bölümü tarafından anlaşılmadığı için yoluna devam ediyor. Deniz Gezmiş’leri asan Adalet Partisi, İlksan skandalı mimarı, Yahya ve Murat’ın sevgili amcasının ‘Doğru Yol’ Partisi, demokrasiyi daha doğamadan öldüren ‘Demokrat Parti’, yine en azından parti içinde hiçbir demokrasi barındırmayan Demokratik Sol Parti ve daha niceleri. Sanırım ne olduklarından ziyade ne olmak istediklerini isimlerine dahil ediyorlar.

İstanbul


Benim babam 18 yaşında İskenderun’dan üniversite okumaya İstanbul’a gelmiş, annem de 8 yaşında Bursa’dan gelmiş ailesiyle. Yani sonuçta ben İstanbul’da doğan ilk kuşağım. 1973 yılında doğduğumda İstanbul’un nüfusu 3,5 milyondu ve Sultanbeyli, Bağcılar, Sancaktepe, Beylikdüzü gibi semtler henüz yoktu. İstanbul Bakırköy’de başlar, Kartal’da biterdi. Hatta anneannem için Avrupa yakası İstanbul’du.

Yurtdışında benim de kendime düstur edindiğim bulunduğun ortama uyum sağlama, oranın insanlarının yaşam biçimlerine ve kültürüne saygı duyma benim ebeveynlerim için de geçerliydi ve sonuçta biz İstanbul’un dokusunun bir parçası olmayı seçtik. Çünkü İstanbul da aynı pek çok Avrupa kenti gibi binlerce yıllık bir tarihi, kültürü ve yaşam tarzını bünyesinde barındıran bir canlı organizma gibi. Ve bu organizmanın bir ruhu, duyguları ve en önemlisi kolektif bir hafızası var. Eğer birileri bu hafızayı yok etmeye çalışırsa, vücut direnecektir.

Ben örneğin Süreyya sinemasında, Reks’te, Emek sinemasında ilk izlediğim filmleri, AKM’de (16 yaşında bir lise öğrencisi olarak baygınlık geçirerek) ilk izlediğim bale gösterisini, 13-14 yaşında Kadıköy’de Akmar Pasajı’nda aldığım ilk kaseti, vapurla bir yakadan diğerine geçerken hissettiğim o özgürlüğü, İnönü stadında izlediğim ilk maçı, Tahtakale’de, Sirkeci’de dolaşırken nasıl da zamanı unuttuğumu, çocukken Almanya’dan Yeşilköy’e havaalanına indiğim zaman yaşadığım heyecanı, çocukken Moda’da ne mutlu ki hala yaşayan ama daha sonra bir kısmı göç etmek zorunda kalan Ermeni, Rum arkadaşlarımı unutamam. Bunların tümü beni bugünkü ben yapan anılardır.

İstanbul’dan nice uygarlıklar geçti ve hepsi de izlerini bıraktı. Ne var ki son 60 yılda yaşanan yağma ve talan tarihinin hiçbir döneminde ne veba salgınlarında, ne İstanbul’un fethinde, ne yeniçeri isyanlarında ne de İngiliz işgali altında yaşandı. Bir şehrin nüfusu 60 yılda tam 15 kat arttı ve hala da arttırılmaya çalışılıyor.

İstanbul demokrat da bir şehirdir aynı zamanda. En düşük gelirlisi de simidini, gazetesini alıp Boğaz kenarında bir yandan bankta çayını yudumlayabilir, zengini de Sunset’te muhteşem boğaz manzarasına karşı yemeğini yiyebilir. Oysa şimdi duydum ki Beşiktaş iskelesi bir otele tahsis edilmiş…

Bizler bu şehrin hakkını ancak bu şehrin ruhunu bilen, tanıyan ve özümsemiş yöneticilerle verebiliriz. Vedat Türkali’nin şiirindeki gibi:

Sen bize layıksın İstanbul, biz de sana.

Ekonomi yanılsamaları


‘İstikrar’ ve ‘ekonomide mucize’ olduğunu düşünenlere naçizane iktisat okumuş birisi olarak bazı sorularım var. 2000 yılındaki hayatınızı düşünün. Nasıl bir işiniz vardı? Bulunduğunuz pozisyona göre nasıl bir maaş alıyordunuz? Oturduğunuz ev, kullandığınız araba, yaptığınız tatil o zamanın standartlarına göre nasıldı? Bugün kendinizi hükümetin dediği gibi 3 kat zengin hissediyor musunuz? En önemlisi de bunları yapmak için ne kadar tüketici, araç, ev kredisi vs. kullanıyordunuz? Borcunuzun gelirinize oranı neydi? Faiz lobisine ne kadar teslim olmuştunuz? İstikrarın(!) sürmesine ne kadar bağımlı hale gelmiştiniz veya getirilmiştiniz? Ticaret yapanlara da sormak istiyorum, piyasa ne zaman daha canlıydı, kar marjları ne zaman daha yüksekti? İş bulmak ne zaman daha kolaydı?

Doğrudur, bu arada dünya konjonktürü de çok değişti. Çin ve Hindistan dengeleri altüst etti, dünyanın enflasyonunu ucuz imalatla bayağı aşağı düşürdüler. Ayrıca bu arada kredi balonu patladı insanlar gelecek 5-10 yılı önden satın aldıkları için 5-10 yıllık bir ekonomik yavaşlama oldu. Yalnız bu arada rakamlar da gösteriyor ki bizimle aynı kategoride yer alan Rusya, Arjantin, Brezilya hatta Romanya ve Bulgaristan bile nominal dolar bazında bizim çok övündüğümüz 3 kattan daha fazla büyüdüler. Diğer unutulmaması gereken çok önemli bir unsur da eğer ülkeyi bir şirket gibi düşünürseniz bu şirket bilançosunun pozitif tarafında duran varlıklarının çoğunu kaybetti. Ben özelleştirmeye karşı değilim ama doğru fiyata satılacaksa ve istihdama katkısı olacaksa taraftarım.

Bir de dünyanın görmüş olduğu en büyük ekonomik kriz olan 1929 buhranını da içine alan 1923 – 1938 arasında Türkiye ortalama %7,9 büyümüş, bunu da sürekli o dönemi değersizleştirmeye çalışanların ve son 10 yıldaki %5 büyümeyi mucize olarak sunanların gözüne sokmak isterim.