8 Mart 2014 Cumartesi

Hayatımız Türk Filmi

Bir zamanlar fakir ama gururlu bir mahalle vardı. Fakir dedimse yine dünyanın ilk 20 ekonomisi arasındaydı, yani o dönemleri yaşayanların bile şu andaki algı yönetimiyle düşündüğü gibi taş devrinde falan yaşamıyordu. Gel gör ki evin reisi Karaoğlan, Türk filmlerindeki Münir Özkul karakterine benzeyen biraz inatçı, biraz başına buyruk ve fazlasıyla gururlu bir adamdı. Emekçiyi seven, mahallenin kodamanlar tarafından ele geçirilmesini istemeyen mücadeleci bir adamdı. Mahalleli de %42 oranında seviyordu kendisini ki o yıllar için gayet yüksek bir orandı. Hem de din tüccarlığı yapmamasına rağmen bu kadar oy almak ciddi bir başarıydı. Ne var ki Kıbrıs’taki akrabalarının durumu hem kendisini hem de mahalleliyi 50’li yıllardan beri çok üzüyordu. En sonunda dayanamayıp bir baskın yaptı ve oradaki mafya bozuntularını ülkeden attı. 

Yalnız bu durum kodamanların canını iyice sıktı ve zaten 70’li yıllarda dünyada esen sol rüzgarlardan rahatsız olup mahalleyi güzelce bir cezalandırmaya karar verdiler. Ambrago üstü Sana yağı, benzin, tuz vs. kuyrukları derken bizim Karaoğlan’ın suyunu fedaileriyle birlikte iyice ısıttılar, aralarda kendi tetikçilerini mahalleye salıp okuyan, aydın, profesör bir çok değerli adamı yok ettiler, kardeş kardeşe düşman oldu ve en sonunda önce kovboy filmleri artisti Reagan ve kodu mu oturtan demir leydi Thatcher ikilisiyle dünyada, eş zamanlı olarak 24 Ocak ve 12 Eylül’le beraber de bizim mahallede zaten son yıllarda iyice bezmiş mahalle halkının da desteğini alıp neo-liberal yakıtla doldurulmuş dozerlerini mahallenin arazisinden silindir gibi geçirip ortalığı güzelce temizlediler. 

Artık meydan boştu, ranta açıktı. Hulusi Kentmen gibi tonton görünümlü fakat sevimli olmayan bir amca mahallenin bekçisi Murtaza’nın da yardımıyla bu kötü kalpli müteahhitlerin taşeronluğunu yapmaya başladı. Mahalleli mutluydu. Artık televizyon yayınları renkli ve hatta çok kanallı, memurları daha ‘iş bitirici’, muzları ithal, Mekapları Adidas olmuştu. Tabii bu arada kader ağlarını örüyordu ve tonton görünümlü amca bir gün daha bir koyup üçünü alamadan üçün birini alıp ansızın ebediyete uğurlanıyordu. Ardında Nuri Alço’nun içkisine ilaç katıp kötü yola düşürdüğü Yaprak Özdemiroğlu misali tüketim illetine kapılmış, kazandığından fazlasını harcamaya başladığı için Kenan Kalav misali Civan’ların, Edes’lerin, Toprak’ların eline düşmüş ama daha fazla tüketirken ve çevreyi yağmalarken kendini harikalar diyarında gören bir halk bırakmıştı.

90 yıl önce nasıl olduysa Ayhan Işık gibi karizmatik, Yılmaz Güney gibi savaşçı, Tarık Akan gibi yakışıklı, Ediz Hun gibi efendi ve kültürlü bir jön çıkarmış olan mahalleli dünyanın kalanı bir büyük ekonomik buhran ve yine dünyanın gördüğü en büyük savaşı yaşadığı sırada kendi küllerinden doğarak büyük zorluklar içinde mahallesini inşa ediyordu. Mahalleli yıllarca yine öyle bir jönün gelip kendini kurtarmasını beklemişti ama o kendileriyle övünmelerini, kendilerine güvenmelerini ve en fazla da çok çalışmalarını istemişti.

Mahallelinin çoğu bu sözleri dinlemedi ve özellikle de Ali Şen’in uyanık bakkalı canlandırdığı tipteki köylü kurnazlarını çok sevdi. O kurnazlar da mahalleliyi özellikle dini içerikli hikayeler ve hurafelerle kandırmayı çok sevdiler. Yıllar böyle geçerken ve eskinin kötü adamları Erol Taş, Hüseyin Peyda, hatta ve hatta Nuri Alço’da bile bir klas varken bunların yetiştirmesi Tecavüzcü Coşkun (T.C.) piyasaya sürüldü.

T.C. bir anda ortaya çıkmamıştı tabii ki. Önceki kötü adamlar onun yolunu açmışlardı. Yalnız Coşkun’un farkı hoyratlığı, eğitimsiz oluşu ve acımasızlığıydı. Paraya da büyük zaafı vardı. Mahallelinin büyük bir kısmı onu çok ‘delikanlı’ ve gözü pek buluyordu ama kazın ayağı öyle değildi. Global finans oyuncuları, okyanus ötesinde yaşayan ve bir zamanlar yediği içtiği ayrı gitmeyen, aynı ekolden yetişen ama gözü yaşlı ve içten pazarlıklı büyük abisi, ranta bir türlü doymayan müteahhit kankaları ve bekçi Murtaza’dan zamanında çok çekmiş mahallenin saftirik aydınları hep birlikte kol kola verip mahallenin ırzına geçmeye başlamıştı. Bu çarpık ilişkinin meyveleri olan AVM’ler, gökdelenler, plazalar, duble yollar, metrolar zamanında yokluk çeken, hala da yokluk çeken ama dizilerle, futbolla, kredilerle, arabalarla, toplu konutlarla uyuşturulmuş ahalinin pek hoşuna gidiyordu.

Elbette hesapsız harcanan paranın, yeterince emek harcamadan edinilmiş kazancın bir karşılığı olacaktı. Mahallenin komşusu olan, sirtakiyi ve uzoyu çok seven, akşamcı, çalışmaktan fazla hazzetmeyen diğer semtin çocuklarını bira içip sosis yemeyi seven zengin uzaktan akrabaları çok rencide ediyorlardı. Bizim mahalle ise kendinden gayet emin bir zamanlar borç aldığı nispeten insaflı tefeciye borç vermekle böbürleniyor ama öte yandan bir zamanlar sahibi olduğu fabrikaların, limanların, şirketlerin artık kendilerine ait olmadığını ve bunları kaybederken de dışarıdaki akrabalarına üç kat daha borçlandığını fark etmiyordu.

Bu peri masalı böyle devam ederken bir gün Coşkun’un bütün pislikleri ortaya saçılmaya başlıyor, uyanabilenler uyanıyor ama 4-5 nesildir ağır dozda uyuşturucu etkisinde olan hatta bazısı altın vuruş yapan ciddi bir kitle kefeniyle birlikte Ferdi Tayfur misali böğrünü yırtarak mezarına girmek için sabırsızlanıyordu.

Mutlu sonları herkes sever. Eskiden kötü adamlara karşı mücadele eden mahallenin namuslu ve yürekli jönleri oluyordu. Onları kaybedeli uzun zaman oldu ama layığımız olan Coşkun ve benzerleri de değil. En azından Nejat İşler kadar sahici, Cem Yılmaz kadar eğlenceli,  Kenan İmirzalıoğlu kadar gözü pek, Halit Ergenç kadar oturaklı olsun bize yeter. Mahalleden bir Clark Gable zaten rüzgar gibi geçti yıllar önce, onu beklemek boşa…


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder