Bir zamanlar fakir ama gururlu bir mahalle
vardı. Fakir dedimse yine dünyanın ilk 20 ekonomisi arasındaydı, yani o
dönemleri yaşayanların bile şu andaki algı yönetimiyle düşündüğü gibi taş
devrinde falan yaşamıyordu. Gel gör ki evin reisi Karaoğlan, Türk filmlerindeki
Münir Özkul karakterine benzeyen biraz inatçı, biraz başına buyruk ve
fazlasıyla gururlu bir adamdı. Emekçiyi seven, mahallen in kodamanlar
tarafından ele geçirilmesini istemeyen mücadeleci bir adamdı. Mahalleli de %42
oranında seviyordu kendisini ki o yıllar için gayet yüksek bir orandı. Hem de
din tüccarlığı yapmamasına rağmen bu kadar oy almak ciddi bir başarıydı. Ne var
ki Kıbrıs’taki akrabalarının durumu hem kendisini hem de mahalleliyi 50’li
yıllardan beri çok üzüyordu. En sonunda dayanamayıp bir baskın yaptı ve oradaki
mafya bozuntularını ülkeden attı.
Yalnız bu durum kodamanların canını iyice
sıktı ve zaten 70’li yıllarda dünyada esen sol rüzgarlardan rahatsız olup mahalleyi
güzelce bir cezalandırmaya karar verdiler. Ambrago üstü Sana yağı, benzin, tuz
vs. kuyrukları derken bizim Karaoğlan’ın suyunu fedaileriyle birlikte iyice
ısıttılar, aralarda kendi tetikçilerini mahalleye salıp okuyan, aydın, profesör
bir çok değerli adamı yok ettiler, kardeş kardeşe düşman oldu ve en sonunda
önce kovboy filmleri artisti Reagan ve kodu mu oturtan demir leydi Thatcher
ikilisiyle dünyada, eş zamanlı olarak 24 Ocak ve 12 Eylül’le beraber de bizim
mahallede zaten son yıllarda iyice bezmiş mahalle halkının da desteğini alıp
neo-liberal yakıtla doldurulmuş dozerlerini mahallen in arazisinden
silindir gibi geçirip ortalığı güzelce temizlediler.
Artık meydan boştu, ranta
açıktı. Hulusi Kentmen gibi tonton görünümlü fakat sevimli olmayan bir amca mahallen in bekçisi
Murtaza’nın da yardımıyla bu kötü kalpli müteahhitlerin taşeronluğunu yapmaya
başladı. Mahalleli mutluydu. Artık televizyon yayınları renkli ve hatta çok
kanallı, memurları daha ‘iş bitirici’, muzları ithal, Mekapları Adidas olmuştu.
Tabii bu arada kader ağlarını örüyordu ve tonton görünümlü amca bir gün daha
bir koyup üçünü alamadan üçün birini alıp ansızın ebediyete uğurlanıyordu.
Ardında Nuri Alço’nun içkisine ilaç katıp kötü yola düşürdüğü Yaprak
Özdemiroğlu misali tüketim illetine kapılmış, kazandığından fazlasını harcamaya
başladığı için Kenan Kalav misali Civan’ların, Edes’lerin, Toprak’ların eline
düşmüş ama daha fazla tüketirken ve çevreyi yağmalarken kendini harikalar
diyarında gören bir halk bırakmıştı.
90 yıl önce nasıl olduysa Ayhan Işık gibi
karizmatik, Yılmaz Güney gibi savaşçı, Tarık Akan gibi yakışıklı, Ediz Hun gibi
efendi ve kültürlü bir jön çıkarmış olan mahalleli dünyanın kalanı bir büyük
ekonomik buhran ve yine dünyanın gördüğü en büyük savaşı yaşadığı sırada kendi
küllerinden doğarak büyük zorluklar içinde mahallesini inşa ediyordu. Mahalleli
yıllarca yine öyle bir jönün gelip kendini kurtarmasını beklemişti ama o
kendileriyle övünmelerini, kendilerine güvenmelerini ve en fazla da çok
çalışmalarını istemişti.
Mahallelinin çoğu bu sözleri dinlemedi ve
özellikle de Ali Şen’in uyanık bakkalı canlandırdığı tipteki köylü kurnazlarını
çok sevdi. O kurnazlar da mahalleliyi özellikle dini içerikli hikayeler ve
hurafelerle kandırmayı çok sevdiler. Yıllar böyle geçerken ve eskinin kötü
adamları Erol Taş, Hüseyin Peyda, hatta ve hatta Nuri Alço’da bile bir klas
varken bunların yetiştirmesi Tecavüzcü Coşkun (T.C.) piyasaya sürüldü.
T.C. bir anda ortaya çıkmamıştı tabii ki.
Önceki kötü adamlar onun yolunu açmışlardı. Yalnız Coşkun’un farkı hoyratlığı,
eğitimsiz oluşu ve acımasızlığıydı. Paraya da büyük zaafı vardı. Mahallelinin büyük bir kısmı onu çok
‘delikanlı’ ve gözü pek buluyordu ama kazın ayağı öyle değildi. Global finans
oyuncuları, okyanus ötesinde yaşayan ve bir zamanlar yediği içtiği ayrı gitmeyen,
aynı ekolden yetişen ama gözü yaşlı ve içten pazarlıklı büyük abisi, ranta bir
türlü doymayan müteahhit kankaları ve bekçi Murtaza’dan zamanında çok çekmiş
mahallen in saftirik
aydınları hep birlikte kol kola verip mahallen in ırzına geçmeye
başlamıştı. Bu çarpık ilişkinin meyveleri olan AVM’ler, gökdelenler, plazalar,
duble yollar, metrolar zamanında yokluk çeken, hala da yokluk çeken ama
dizilerle, futbolla, kredilerle, arabalarla, toplu konutlarla uyuşturulmuş
ahalinin pek hoşuna gidiyordu.
Elbette hesapsız harcanan paranın, yeterince
emek harcamadan edinilmiş kazancın bir karşılığı olacaktı. Mahallen in komşusu olan,
sirtakiyi ve uzoyu çok seven, akşamcı, çalışmaktan fazla hazzetmeyen diğer
semtin çocuklarını bira içip sosis yemeyi seven zengin uzaktan akrabaları çok
rencide ediyorlardı. Bizim mahalle ise kendinden gayet emin bir zamanlar borç
aldığı nispeten insaflı tefeciye borç vermekle böbürleniyor ama öte yandan bir
zamanlar sahibi olduğu fabrikaların, limanların, şirketlerin artık kendilerine
ait olmadığını ve bunları kaybederken de dışarıdaki akrabalarına üç kat daha
borçlandığını fark etmiyordu.
Bu peri masalı böyle devam ederken bir gün
Coşkun’un bütün pislikleri ortaya saçılmaya başlıyor, uyanabilenler uyanıyor
ama 4-5 nesildir ağır dozda uyuşturucu etkisinde olan hatta bazısı altın vuruş
yapan ciddi bir kitle kefeniyle birlikte Ferdi Tayfur misali böğrünü yırtarak
mezarına girmek için sabırsızlanıyordu.
Mutlu sonları herkes sever. Eskiden kötü
adamlara karşı mücadele eden mahallen in namuslu ve
yürekli jönleri oluyordu. Onları kaybedeli uzun zaman oldu ama layığımız olan
Coşkun ve benzerleri de değil. En azından Nejat İşler kadar sahici, Cem Yılmaz
kadar eğlenceli, Kenan İmirzalıoğlu
kadar gözü pek, Halit Ergenç kadar oturaklı olsun bize yeter. Mahalleden bir
Clark Gable zaten rüzgar gibi geçti yıllar önce, onu beklemek boşa…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder