11 Ekim 2013 Cuma

Aziz Yıldırım ve İktidar Olmanın Dayanılmaz Çekiciliği


Aziz Yıldırım bence üç şampiyonluk sözü verdiği seçimden önce zirvedeyken bir daha aday olmamalı ve koltuğu bırakmalıydı. Bunu hem siyasetçilerin de sık sık başına gelen güç sarhoşluğundan ayılmak için hem de isterse ileride her zaman kulüp sıkıntı yaşadığı zaman sarılacak bir umut olmak için yapmalıydı. Ali Şen bu stratejiyi çok başarılı bir biçimde uyguladığı için hala bile fikirlerine ve düşüncelerine başvurulan bir isim olarak kalabilmeyi başardı. Üstelik de karşılaştırma yapılırsa Aziz Yıldırım zamanında kazanılan başarılar Ali Şen döneminden kat be kat fazladır.

10 yılın ardından güç ve mevkinin insan beyninde yarattığı tahribatlarla ilgili geçenlerde Cumhuriyet’in Bilim Teknik ekindeki araştırma ve yazıyı Amerika’da başkanların en fazla iki dönem seçilebilmesiyle birleştirince bizde de benzer bir sistemin her alanda hayata geçmesi gerektiğini düşündüm. AKP 3 dönemden fazla milletvekili seçilememe kuralını tüzüğüne koydu ama son anda vazgeçip tüzüğü değiştirir mi çok merak ediyorum.

Uzun süre iktidarda kalan insanlarda aynı zamanda da başka kimsenin o görevi kendisi kadar iyi yapamayacağı, kendisi giderse o kurumun ciddi sıkıntı yaşayacağı yanılsaması oluyor. Maalesef buna gerçekten de inanıyorlar.

Yıllar önce başrolünde Kevin Spacey’nin oynadığı 2000 yılındaki ABD seçimlerinde Florida eyaletinde düğümlenen sonuçların bütün ülkeyi nasıl kilitlediği ile ilgili ‘Recount’ isimli çok güzel bir film vardı. Oylar yeniden sayıldıkça Demokrat Parti’nin haklı olduğu anlaşılmaya başlıyor ama sürecin uzaması ve bürokrasi nedeniyle daha fazla adım atılamaması ve kısırdöngüye girilmesi en sonunda Demokratların kendi inisiyatifleriyle ülkeyi daha fazla germemek için çekilmesiyle sonuçlanıyor. Bu kabullenme akabinde 8 yıl sürecek berbat bir dönemi başlatıyor.

Özet olarak, Aziz Yıldırım bu saatten sonra savunduğu şeylerin pek çoğunda haklı dahi olsa kendisi ve kulübü çok yıpranmıştır ve bundan sonra bu birliktelik çok fazla sonuç vermez. Daha doğrusu Fenerbahçe kulübünün sahip olduğu maddi olanaklar ve hem nitelik hem nicelik olarak taraftar kitlesiyle şu anda bulunduğu konumdan çok daha iyi bir yerde olması zaten gerekirdi.

Avrupa Ne Yapmalı? - What Has Europe Got to Do?


Başbakan’ın ısrarla 3 çocuk istemesinin altında aslında belli bir mantık var. Gerçi şu anda mevcut nüfusun sürdürülebilirliği için gerekli rakam üç mü iki mi bilmiyorum ama Avrupa’nın içinde bulunduğu büyük açmaz da işte bu. Hem alttan yeni nüfus gelmiyor hem de mevcut nüfus yaşlandığı için onların sağlık ve bakım giderleri sosyal güvenlik bütçelerinde büyük açıklar yaratıyor.

Tabii Avrupa’da el emeğine dayalı üretimin ve tarımın yerini otomasyon aldığı için ve hizmet sektörü sürekli büyüdüğü için eğitimsiz nüfus ihtiyacı da bir yandan azalıyor yani bir nevi doğal seleksiyon yaşanıyor. Kalifiye olamayan boş bir nüfus kalabalığı yaratmaktansa her bireyin değerli olduğu bir toplum yaratmak daha önemli. Zaten küreselleşme denilen süreç ve kapitalizmin dayatmalarıyla dünya serbestleşen ticaret ortamıyla birlikte varolduğundan beri en hızlı nüfus hareketlerini yaşıyor. Artık kimse kendi küçük adasında diğerlerini dışlayarak yaşama şansına sahip değil.

Avrupa’nın yapması gereken de ciddi bir entegrasyon sistemiyle göçmenleri A.B.D.’nin yaptığı gibi kendi ülkelerine çekmek ve şu anda eksik olan dinamizmi sağlamak. Aksi halde tam adına uygun şekilde ‘yaşlı kıta’ olmaktan kaçamayacak ve ekonomik olarak da büyük çöküşü engelleyemeyecek.

Bu yüzden de A.B.D. bence hem topraklarının büyüklüğü ve verimliliği, hem doğal kaynak zenginliği hem de nüfusunun bu topraklara göre az ve genç olması nedeniyle daha uzun yıllar dünya liderliğini kimseye bırakmayacaktır. Steve Jobs’un dediği gibi belli oranda aç ve bilgisiz olmak mücadeleyi ve başarma isteğini getirir ki dünyayı döndüren de zaten milyonlarca yıldır bu dürtülerdir. Zirvede olmak genellikle düşüşün başlangıcıdır.

 

There is a certain logic behind the Turkish Prime Minister’s call for 3 children for each family. I am not sure whether two or three children are enough to sustain the current population but this is exactly the big problem in Europe. There is not a new generation coming from behind big enough to cover the health and care expenses of the elderly which by the way live longer each passing year thus causing huge deficits in the social security budgets.

 Of course in Europe manual labor and agricultural labor is replaced to a big extent by automation and a growing service sector therefore allowing less need for an uneducated population which in a certain sense is a form of natural selection. Instead of a population with little qualifications, it is more important to create a society where each individual has value. The globalization process and the increasing pressure of the capitalist system and free trade environment the World is going through a period of massive population movements. Nobody can live on his small and isolated island anymore alienating the others.

The European states in my opinion need to create a very serious and detailed immigration system similar to the U.S. to integrate the immigrants in their countries and acquire the dynamism that they are lacking. Otherwise, as it is called, it will not be able to avoid becoming the ‘Old Continent’ and impede an economic downfall.

This is why I think that the U.S. will continue to be the World’s super power for a long time because they have a big land which is mostly empty with rich natural resources and a young population. As Steve Jobs had said ‘Stay hungry, stay foolish’ which are the driving motives for success and struggle that the human beings have as an instinct for millions of years. The peak is usually where the downfall begins.

AB Üyeliği, Kişi Başı Gelir ve Türkiye'nin Dünyadaki Yeri


1980 darbesi Türkiye için maalesef çok acı bir dönüm noktasıdır çünkü 70’li yıllarda benzer sosyal ve politik atmosferlere sahip İtalya, Yunanistan, İspanya ve Portekiz gibi ülkeler içinde İtalya haricindekiler 80’li yıllarda Avrupa Birliği’ne üye oldular. O zamana kadar da bu ülkelerde kişi başı gelir Türkiye’den fazlaydı ama üyelikten sonra aradaki makas gittikçe açıldı. Ecevit’in ‘onlar ortak, biz pazar oluruz’ söylemi, 70’li yıllarda yaşanan siyasi karmaşanın ardından 1980 darbesiyle işbaşına gelen askeri hükümetin demokrasiyi askıya alması ve tabii ki hiçbir Avrupa Birliği ve demokrasi kaygısının olmaması Türkiye’ye çok ağır bedeller ödetti. Aşağıdaki tabloda onar yıllık aralıklarla beş ülkenin kişi başı gelirindeki değişimleri gösterip analiz etmek istiyorum:

 

                        Yunanistan            İtalya            Portekiz          İspanya          Türkiye

1969                1.284$                   1.813$          766$               1.078$            561$

1979                5.491$                   6.735$          2.716$             5.615$          2.073$

1989                7.387$                   16.128$        5.882$            10.348$         2.810$

1999                12.639$                 21.258$        12.473$          15.487$         3.943$

2009                28.907$                 35.251$        22.084$          31.782$         8.528$

 

Kaynak:http://en.wikipedia.org/wiki/List_of_countries_by_past_and_future_GDP_(nominal)_per_capita

 
Daha iyi fikir vermesi açısından bu ülkelerdeki nüfus değişimlerini de irdelemek lazım:

 
                        Yunanistan          İtalya             Portekiz         İspanya           Türkiye

1969                8,8 M                  53,5 M            9,1 M            33,4 M           34,4 M

1979                9,5 M                  56,3 M            9,7 M            37,1 M           43,5 M

1989                10,1 M                56,7 M            9,9 M            38,8 M           54,9 M

1999                10,9 M                56,9 M          10,2 M            39,9 M           66,3 M

 2009                10,8 M                58,1 M          10,7 M           40,5 M           72,5 M

 
Kaynak: http://www.nationmaster.com/red/pie/peo_pop-people-population&date=2009 ve http://www.indexmundi.com/g/g.aspx?v=21&c=tu&l=en

Gördüğünüz gibi bir zamanlar kendimize gerçekçi bir hedef olarak belirleyebileceğimiz ülkeler arasında nüfus artış hızı Türkiye kadar yüksek olup da 40 yıl içinde bırakın iki katından fazla arttıran, %25’lik bir artış yaşayan bile yok. Zaten bana göre AB’nin Türkiye’yi üye olarak istememesinin dini ve kültürel farktan çok daha önemli iki tane nedeni var:

1-     Avrupa Parlamentosu’nda nüfusa dayalı oy oranı olduğu için özellikle Almanya ve Fransa’nın kendi oy güçlerini kaybetmek istememeleri ve Türkiye’nin nüfusunun azalarak da olsa artmaya devam etmesi,

2-     Çok karışık olan Ortadoğu, İran ve Kafkas ülkelerine komşu olmak istememeleridir.

Bütün dünyada soğuk savaşın sürdüğü, sağ-sol kavgalarının yaşandığı, petrol ambargosu ve Türkiye için üstüne üstlük Kıbrıs Harekatı’nın cezalandırıldığı 70’li yıllar yağ ve benzin kuyruklarıyla ekonomik bir facia gibi hatırlanmakla birlikte sabit nüfus hesabıyla bu yıllarda İspanya’nın kişi başı geliri 5,8 kat artarken 2. sıradaki Türkiye’nin kişi başı geliri 4,7 kat, aynı şekilde 1974 harekatıyla askeri cuntadan kurtulan Yunanistan’ın (Yunanistan’a demokrasiyi getirdik, inşallah bir gün bize de gelir) 4,6 kat, Kızıl Tugaylar ve diğer terör örgütleriyle zor yıllar geçiren ‘anni di piombo’ yani kurşun yıllar olarak anılan bu dönemde İtalya’nın 3,9 kat artmıştır. Nihayet, o yıllarda Avrupa’nın en fakir ülkelerinden olan, 1974’te Salazar’ın dikta rejiminin bittiği Portekiz’de de artış 3,7 kat olmuştur.

 
Maalesef yazının başında söylediğim AB üyeliği fırsatının kaçması, Yunanistan’ın birliğe 1981 yılında, Portekiz ve İspanya’nın da 1986 yılında girmesiyle birçoklarına göre ekonominin liberalleşmesi ile başlayan Özal’lı sözde altın yıllarda makas açılmaya başlamıştır.

 
1979-1989 arası dönemde yine sabit nüfusla hesaplandığında bu sefer liderliği devalüasyon-ihracat artışı sarmalıyla İtalya devralmış ve 2,42 kat kişi başı geliri arttırırken yine o yıllarda AB rüzgarıyla ciddi atılım yapan Portekiz ve İspanya sırayla 2,19 ve 1,93 kat kişi başı geliri arttırmışlar ve Kuzey Avrupa’da yaşayan vatandaşları anavatanlarına genellikle bu yıllarda dönüş yapmışlardır. Yine %26’lık hızlı nüfus artışıyla refahını arttırmakta zorlanan Türkiye’de ise artış sadece 1,70 kat, Yunanistan’da 1,44 kat olmuştur.

 
Yine Türkiye’nin koalisyonlar dönemi olan, askeri vesayetin bütün ağırlığını hissettirdiği 1989-1999 döneminde %20’lik nüfus artışına rağmen sabit nüfus dikkate alındığında Türkiye kişi başı gelirini 1,69 kat arttırarak 90’ların ortasında Berlusconi felaketiyle tanışan İtalya’nın 1,32’lik oranıyla ve İspanya’nın 1,54’lük oranıyla önünde fakat 2,18 kat büyüyen Portekiz ve 1,85’lik oranıyla Yunanistan’ın gerisinde kalmıştır.

 
Gelelim nüfus artış hızı on yıllık süreçte %9,4’e de düşse pek çoklarına göre dev adımların atıldığı, adeta ekonmik bir mucizenin yaşandığı, 2008 finans kriziyle çöküşe geçen ve bizi örnek alan Avrupa’nın karşısındaki 10 yıllık performansımıza.

 
Evet, bu dönemde yaşanan 2001 krizine rağmen Türkiye’nin kişi başı geliri sabit nüfusla 2,36 kat büyümüş ama ülkeyi bir şirket gibi düşünürsek varlıklarının çoğunu satmış, reel sektör yerine finans sektörünü büyütmüş, hane halkı borcunu kat be kat arttırmıştır. Bu dönemde 2008’e kadar emlak balonuyla büyüyen İspanya 2,08 kat, Olimpiyat oyunlarının ekonomiyi canlandırması ve ardından üretimi yok edip sadece hizmet sektörüyle büyüme arayışına giren, yolsuzluk ve skandal sarmalındaki Yunanistan bile 2,26 kat, Portekiz 1,85 kat ve nihayetinde uzun yıllardır büyük politik çalkantılar yaşayan İtalya ise 1,70 kat kişi başı gelirini arttırmıştır.

 
En nihayetinde 40 yıllık genel tabloya baktığımız zaman Türkiye ne dönem dönem söylendiği ve sanıldığı kadar kötü yönetilmiş, ne de kimi dönemler söylendiği kadar mucizeler yaratmıştır. Son kırk yılın kişi başı gelir şampiyonu yine sabit nüfus hesabıyla İspanya (35,7 kat), ardından 33,9 kat eşit oranla Portekiz ve Türkiye, sonra 27,6 kat ile Yunanistan ve en son 21,1 katlık oranla İtalya’dır.

 
Eğer ekonomide gerçek mucize görmek isterseniz Çin ve G.Kore örneği çok iyi incelenmelidir ama benim gibi yüksek lisansı dahi olmayan bir amatör için bu yazı bile yeterince uzun olduğundan onu başka bir yazıya saklıyorum.


Diğer bir mucize içinse Büyük Buhran’ın yaşandığı, akabinde 2. Dünya Savaşı’nın çıktığı 1930-1939 döneminde ortalama %6 olan , muhafazakarlara göre Türkiye’deki bütün kötülüklerin nedeni(!) ama ne hikmetse çok partili hayata geçişi sağlayan İsmet İnönü döneminde (1946-1950) yakalanan %11,2’lik oran iyi incelenmelidir.


1950 yılında ABD’nin %17’si kadar kişi başı gelire sahip olan Türkiye’de bu oran çok başarılı bulunan 1950-1960 döneminde ancak %20’ye çıkarken, Almanya’da %43’ten %73’e, İtalya’da %36’dan %52’ye, Yunanistan’da %18’den %25’e çıkmıştır. (kaynak:www.unece.org)

 
Yine 1998 yılında %22 olan oran 2012 yılında %21,3 ile yıllarca yerinde saymıştır. (http://data.worldbank.org/indicator/NY.GDP.PCAP.CD)

 
Sonuç olarak, Türkiye iyi yönetildiği takdirde nüfus artış hızının düşmesiyle beraber önümüzdeki 20-30 yıl içinde kişi başı gelirini tarihinde ilk kez ciddi şekilde arttırma olanağına sahiptir. Ancak bu bazı yetkili ve etkili kişilerin söylediği gibi ‘ara eleman’ yetiştiren, teknoloji üretemeyen bir nüfusla değil, kaliteli eğitim olanakları sunan ve yüzünü çağdaş dünyaya dönen bir Türkiye’yle mümkün olacaktır.