'Everything I
know about morality and the obligations of men, I owe it to football'
yani Türkçe mealiyle ‘Ahlak ve insanların yükümlülükleri üzerine bildiğim her
şeyi futbola borçluyum’ demiş çok sevdiğim yazar/düşünür Albert Camus.
Tabii Camus’nün
1960 yılında öldüğünü göz önünde bulundurursak, böyle düşünmesi için eminim ki
çok daha fazla geçerli nedenleri vardı. Özellikle de ahlaki erozyonun yaşamın her alanına nüfuz etmesiyle zaten pür-i pak olmayan futbol da bu erozyondan fazlasıyla nasibini aldı.
1978’de Arjantin’deki Dünya Kupası’yla başlayan futbol
sevgim 1982 Dünya Kupası’nda İtalya’nın
Brezilya’yı eleyip dünya şampiyonu olmasıyla yüreğimde ilk onulmaz yarayı açmış,
1987’de Jurkovic’in Denizli’den 86. dakikada yediği golle 14 yaşımda
gözyaşlarımı bir sel haline getirmiş, 1993’te Galatasaray’ın Ankaragücü’nü
Zalad’ın da sonradan itiraf ettiği şikeyle 8-0 yenmesiyle daha da hırslandırmış
ve adeta ilahi adaletin tecellisiyle 1995’te yine Galatasaray’ın son üç maçını
(Samsun-Antep-Antalya) mucizevi şekilde kaybetmesiyle inancımı tekrar
tazelemiş, 2004’te ise 5 kırmızı kartlı Samsun maçıyla Türkiye’ye gelen en iyi
yabancı hoca olan Lucescu’nun bir daha dönmemek üzere gitmesiyle Türk
futbolundaki adalete inancım tamamen bitmiştir.
En son oynanan ve artık beklendiği üzere olaylı geçen
derbinin ardından Facebook’taki sayfam da Fenerli ve Cimbomlu fanatiklerin
(yanlış anlamasınlar hepsini severim ama hepsi de bana göre harbi fanatiktir)
atışmasına sahne olunca elimden geldiğince kapsamlı ve bir o kadar da özet bir
analiz yapmaya karar verdim.
Buradan itibaren yazıyı okumaya devam eden sanırım herkes
benim Beşiktaşlı olduğumu biliyordur. Türkiye’deki pek çok sevgi gibi Beşiktaş
sevgisi de oldukça meşakkatlidir. Çok sabır, mücadele ve emek ister.
Karşılığında ise keçiboynuzu misali bir damla balı ya alırsın ya almazsın.
Bu yıl siyasi olayların da gölgesinde son derece istisnai,
futbol afyonunun genelde kitleleri uyuşturmakta yetersiz kaldığı, bizim gibi
müptelaların bile hele stadımızın da olmadığı bir ortamda arada bir umutlanıp
sonra acı gerçeklerin (kadro zafiyeti, maddi imkansızlıklar, sakatlıklar, tüpçü
vs.) ve kara gömlekli hakemlerin yüzümüze bir tokat gibi indiği bir sezon oldu.
Senin Şampiyonlar Ligi’ne gidemeyeceği belli rakibin çatır çatır 13 milyon
Euro’ya forvet alırken sen küçük maçların büyük oyuncusu bir Portekizlinin
insafına kalınca sosyalist hocan, efendi başkanın, vefakar ve cefakar
taraftarın, delikanlı ve mert genç oyuncularınla hala Şampiyonlar Ligi
hedefini son ana kadar kovalayabiliyorsan bu bir başarıdır Kartalım, başın öne eğilmesin.
Ben bir Beşiktaşlı olarak şampiyon olduğumuz veya sonuna
kadar kovaladığımız yıllar haricinde Mart veya en geç Nisan ayında sezonu
kapamaya alışkınımdır. Gerçi Ekim – Kasım gibi bile bittiği yıllar olmuştur ama
kah Türkiye’ye gelmiş en büyük futbolcu Sergen’i izlemek için, kah olası bir
derbi galibiyeti için yine de bitse de yenisi başlasa diyerek Mayıs’a kadar
çile doldurmuşluğum çoktur.
Fenerbahçe tez, Galatasaray antitez ise Beşiktaş bir sentez
değildir çünkü her şeyden önce o ikisinin arasındaki sonu gelmez ‘kim daha
büyük’ polemiğinin içinde mütevazı bir şekilde 3. büyük olduğunu bilir ama daha
az taraftarı olsa da bana göre daha öz taraftarıyla çok fazla gürültü yapmadan işine
bakar, Çarşı’da güzelce demlenip kafa bir milyon vaziyette tribünde yerini
alır. Hem Fenerbahçe’nin hem Galatasaray’ın taraftarının bir kısmı bizi kardeş
takım gibi görür ama bizim bırak kardeş, uzak akraba olma isteğimiz bile
yoktur. Yine de dönem dönem konjonktür ve ‘hassas dengeler’ gereği bazı
ittifaklar kurulur çünkü futbol da sonunda bir güç mücadelesidir ve Beşiktaş da
daha sakin 3. güç olarak pozisyonunu korur.
Inter 1988 – 2005 arası 17 yıl, Liverpool 1991 – 2014 arası
23 yıl (bu yıl da olmadı! Liverpool'a baktıkça 'ayna ayna güzel ayna, var mı bizden daha cenabeti bu dünyada?' sorusunun cevabını da buldum bu sene)
Manchester City 1968 – 2012 arası 44 yıl, Chelsea 1954 – 2004 arası 50 yıl
liglerinde şampiyon olamadan taraftarlarına cefa çektirdiler ama bu onların
büyüklüğünden bir şey kaybettirmedi. Yine de Türkiye gibi üç takımın tekelinde
görünen bir ligde şampiyon olamama süresinin çok uzaması yeni nesil taraftar
edinme konusunda ciddi bir handikaptır ve o yüzden Beşiktaş için de bu sürenin
çok uzamamasını umut ediyorum. Gelecek sene Hagi veya Alex gibi hem şöhretli,
hem tam profesyonel hem de takımı sahiplenecek ve kulüpte sembol olacak bir
orta saha oyuncusu mutlaka transfer edilmelidir.
Yıldırım Demirören’in kulübe yanlış transferlerle verdiği
maddi zararın çok ötesi FB ve GS ile bir sidik yarışına girmesi ve camianın
nüvesini, değerlerini ve duruşunu değiştirme yolunda attığı bütün yanlış
adımlardır. Beşiktaş 80’li yıllardaki kolej takımı havasıyla, sahadaki mücadele
ve azmiyle diğer takım taraftarlarının da sempatisini ve saygısını kazanmıştı.
Bunda tabii başkan Süleyman Seba’nın da etkisi büyüktü. Özal’lı yıllarda
toplumda başlayan maddiyatçılık ve ahlaki erozyona karşı Beşiktaş onun devlet
memuru kimliğinde sanki insanları kendi gençlik veya çocukluklarında daha temiz
olduğunu sandıkları dünyaya geri götürüyordu. Tabii yine Semra Özal’ın o
yıllardaki başarılarda ne kadar etkili olduğu hala tartışılır ama nasıl ki
Galatasaray’ın 4 yıl üst üste şampiyon olduğu ve Uefa kupasını kazandığı
kadronun gücü bence tartışılmazsa, Beşiktaş da o yıllarda sahada gücünü kabul
ettiren bir takımdı.
Yalnız en büyük eksik Galatasaray’ın sahip olduğu gibi
camianın bir Avrupa vizyonunun ve lobisinin olmaması ve bana göre disiplinli ve
futbolu bilen ama belli bir eşiği atlatamayan Gordon Milne’in de aynı Seba gibi
memur zihniyetiyle kulüpte bu devrimi hiçbir zaman yapamamasıdır. Markanın
konumlandırılması günümüz iş dünyasında özellikle bir ürün pazarlayan firmalar
için ne kadar önemliyse Beşiktaş’ın da bana göre markasını en doğru şekilde
konumlandırması şarttır. Bildiğim tek şey ise bunun GS veya FB'yi taklit ederek veya öykünerek değil, kendine ait özelliklerine sahip çıkarak başarılabileceğidir.
Büyük takımların en olumlu yanları hangileridir diye
düşününce bana göre Beşiktaş’ın herkesin tutamayacağı bir takım olması ve
dolayısıyla belli bir olgunluk ve tevazu gerektirmesi, taraftarının hiç
bitmeyen desteği ve sabrı, Galatasaray’ın Avrupa’ya açılan kapı olması,
diplomasiyi iyi bilmesi, Fenerbahçe’nin ise halkın çok daha geniş bir kesimine
hitap eden, flaş transferlerle kitleleri coşturabilen yapısıdır. Olumsuz
yanlarına gelince de Beşiktaş’ın mağdur psikolojisine girip başarısızlığa
kendini bazen fazla hazırlaması, Galatasaray’ın liseli-geri kalan 75 milyon
ayrımı içinde üstten bakan tavrı ve Fenerbahçe’nin de bana göre Türkiye olması,
onun bütün kaosunu içinde barındırmasıdır.
‘Genelleme yapmamak lazım’ denir ama adı üzerinde genelleme
zaten, sonuçta bu kadar büyük camiaları değerlendirirken bu yargılar tabii ki
öznel olmaya mahkumdur çünkü bu kadar büyük yapılar tek tip insanlardan oluşmaz.
İnsanlar kendilerini tuttukları kulübe yakın hissedip onda kendilerine ait
birtakım şeyler bulabilirler ama sıkıntı onunla kendilerini çok fazla
özdeşleştirmekle, kendini onun bir parçası görmekle başlıyor. O zaman
gerçeklerden kopup bir sanrının içinde yaşamaya başlıyorlar. Çocuk yaşta gönül
verdiğiniz bir takımı yıllar içinde siz büyürken, dünya kirlenirken, para
dünyaya hükümdar olurken aynı gözle görmeye devam edebilir miyiz? Çok isteriz
ve bunun için mücadele ederiz ama olmaz işte. Mızrak çuvala sığmaz belli bir
yerden sonra. Ya siz tuttuğunuz takımın sahip olduğunu sandığınız özelliklerine
uymaya çalışırsınız veya takımın sizin karakterinizi yansıttığına kendinizi
inandırırsınız.
Sanılmasın ki Beşiktaş’ın zaman zaman en büyük düşmanı olan
kurban ve mağdur hissiyatının bizzat bir kurbanıyım. Rahmetli Vedat Okyar’ın da dediği
gibi sen Beşiktaş’san hakemi de yeneceksin ama büyük kaptan inan ki artık yayın
haklarının 300 milyon dolarlara satıldığı ülkede yenmen gereken sadece hakemler
değil. Yine de iğneyi her zaman önce kendine batırmaktan yanayım. Eğer Fenerbahçe'yle oynanan maçta olduğu gibi senin iki oyuncun profesyonel olmayan bir şekilde
ikinci sarıdan kırmızı kart görüyorsa hatayı önce kendinde arayacaksın.
Tekrar bu yıla gelirsek... Galatasaray sezon başı favoriydi
çünkü hem oturmuş bir takımdı, hem son iki sezonun şampiyonuydu, hem Sneijder
ve Drogba’sı vardı hem de Fatih Terim gibi ben hazzetmesem de Türkiye’nin en
başarılı yerli hocası başındaydı. Fenerbahçe ve Beşiktaş ise hem 3 Temmuz
sürecinde yıpranmaya devam ediyor, üzerine bir de Gezi olaylarından sonra
hükümetin hedef tahtasına konuluyor ama her ikisi de ciddi bir geri dönüş
mücadelesi veriyordu.
Burada Fenerbahçe’ye ayrı bir parantez açmak isterim. Bana
göre Fenerbahçe son üç yılda Türkiye’nin en güçlü sivil toplum kuruluşu
olduğunu kanıtladı. Aziz Yıldırım’ı da sevmem ama Türkiye’de pek çok siyasetçi
dahil benim sevmediğim insanlar bu ülkenin başarı kriterlerine ve toplumuna göre
‘başarılı’ sayılıyorsa demek ki bende bir terslik var. Yine de Demirören tarzı değil,
gerçek Beşiktaşlılık duruşu gereği ben doğru bildiğim yolda yürümeye ve düşünmeye devam
edeceğim.
Parantezi kapadıktan sonra sayfamdaki atışmalarda koyu
GS’lilerin FB’nin şike yapmış olduğuna %100 inandığını, koyu FB’lilerin ise
%100 inanmadığını gördüm. Türkiye’de adalete insanların güveninin ne kadar
sarsılmış olduğunu kendimden de bildiğim için bu tabii ki beni şaşırtmıyor.
Kişisel görüşüm şudur: Aziz Yıldırım şike yapabilecek tıynette bir insan mıdır?
Evet. Bu mahkemelerin verdiği kararlara güveniyor muyum? Hayır. Yani sonuçta üç
yıldır ortaya atılan bunca tape, yargılama, tartışma ve kalp kırmadan sonra
gelinen nokta bence koca bir hiçtir. Bazı yönlerden bize çok yakın bulduğum,
ikinci vatanım gibi gördüğüm İtalya bile 2006 yılında büyük bir temizlik yapmış
ve Juventus’u küme düşürmüştür. Hem de o günden beri İtalyan futbolu kulüpler
bazında çok büyük darbe yemesine rağmen bunu yaptılar. Bizim de son 30
yılımızla ciddi bir hesaplaşma yaşamadığımız sürece futbolda en azından kamu
vicdanında gerçek bir rahatlama olacağına ben inanmıyorum.