Futbol,
siyaset ve ekonomi gibi memlekette hemen herkesin uzman olduğu konulardan sonra
uzman sayısı daha az olsa da yine çok ilgimi çeken sinema alanında da kendime göre bir en
iyi 20 film sıralaması yapmaya başladım. Epey zahmetli bir işmiş meğer o yüzden
Atilla Dorsay gibi tuğla boyutunda kitap yazanlara saygım daha da arttı.
Genel olarak sanatın her
türünü sevmekle birlikte sinema benim için kendimi bildim bileli ilk sırada
gelmiştir. Zaten çoğu bilinen filmler olduğu için üzerlerine yazılacak hemen
her şey benden çok daha yetkin kalemler tarafından binlerce kez yazıldığı için amacım
herhangi bir eleştiri veya yorum getirmek değil. Bu bağlamda sıralama da son
derece öznel bir şekilde yapılmış olup tamamen benim üzerimde bırakmış
oldukları kişisel etkilere göre hazırlanmıştır ve sanatsal kaygılar ikinci
planda tutulmuştur.
Şimdilik fazla boğmadan seçtiğim ilk 5 filmle başlayalım, devamını taksit taksit yayınlayacağım ki heyecanı kaçmasın :)
Once Upon a Time in America – Sergio Leone
Tam
anlamıyla bir görsel, işitsel, duygusal ve her türlü –sel ve –sal eki
alabilecek bir başyapıt. İyi, Kötü ve Çirkin, Bir Zamanlar Batı'da ve Birkaç Dolar İçin gibi Spagetti Western'lerin ünlü yönetmeni Sergio Leone'nin ustalık döenmini taçlandırdığı bu film benim için her zaman bir klasik olarak kalmaya aday.
Noodles’ın Deborah’ı (genç Jennifer Connelly) dikizlediği sahneden tutun,
ufaklığın aşık olduğu kıza götürdüğü pastayı dayanamayıp merdivenlerde yemesi,
arkadaşlarının gözlerinin önünde vurulmasını görüp o anda yaşadıkları
çaresizlik ve en nihayetinde Noodles’ın Deborah’a karşı yıllarca duyduğu
tutkulu aşkın sonucunda onun için bir restoranı kapatması ve evlilik teklif
etmesine karşın Deborah’ın hayallerinin peşinden gitmeyi tercih edip gecenin
çok kötü bir şekilde sonlanması...
Yine bu filmde zaten çok başarılı bir
besteci olan Ennio Morricone’nin de kariyerinin zirvesini yaptığını ve muhteşem
eserlere imza attığını söyleyebilirim. 1000’den fazla yorumu olan Beatles’ın
belki de en ünlü şarkısı ‘Yesterday’ de nostalji duygusunu harika veriyor.
Filmin sonunda afyondan uyuşmuş bir halde yatan Robert de Niro’nun yüzündeki
gülümseme ve huzur ifadesi de ‘bana mutluluğun resmini çizebilir misin Abidin?’ sorusunun beyazperdedeki cevabı
gibi geliyor. Quentin Tarantino’nun da dediği gibi şiddeti ve kötülüğü bu kadar
romantik ve sanatsal anlatan başka çok az film vardır herhalde. Hala görmeyen varsa hayattaki varlık nedenini sorgulamalıdır diyecek kadar da ileri giderim bu film için.
Fil Adam – David Lynch
David
Lynch adını duyunca her zaman saygıyla bir ‘eyvallah’ çekerim. Blue Velvet ve
kimsenin anlamayı başaramadığı (ben de dahil ama yine de sevdiğim) Mulholland
Drive gibi filmlerin bu tuhaf yönetmeninin bu çok çarpıcı filmini 90’lı
yılların ortalarında izlediğimi hatırlıyorum.
Film o kadar sarsıcıydı ki birkaç gün etkisinden
kurtulamamıştım. Olayların geçtiği Victoria döneminin kasveti yetmezmiş gibi
bir de bende çocukluğumdan beri aşırı hassasiyet yaratan deforme olmuş bir
insanın hikayesinin anlatıldığı bu film ‘Güzel ve Çirkin’den de izler taşıyordu
ama Güzel ve Çirkin bunun yanında çizgi film gibi kalırdı. Ayrıca geçenlerde
İstanbul’un çok turistik bir bölgesinde o filmdekine çok benzeyen bir adam
gördüm, beni mutlu eden tarafı bazı ilkokul öğrencileri dışında uzun uzun bakan
kimse yoktu. Ya Victoria dönemi İngiltere’sinden daha ileri bir durumdayız ya
da ortamda çok turistin olması nedeniyle fazla bakan yoktu.
John Gielgud, Anne Bancroft ve genç bir Anthony Hopkins de filmin ciddi bonusları. Günlük hayatın can sıkıcı ve sevimsiz gerçeklerinden romantik komedi veya romantik olmayan komedilerle kaçmaya çalışmadığınız bir zaman mutlaka izleyin.
The Graduate – Mike Nichols
30
yaşındaki Dustin Hoffman’ın üniversiteden yeni mezun olmuş bir genci bu kadar
inandırıcı canlandırması, sevgilisi rolündeki Katharine Ross’un Türkan Şoray’ı
beşe katlayan güzelliği ve masumiyeti ve Ann Bancroft’un Suzan Avcı’yı ilkokul
öğrencisi gibi gösteren kötü kadın karakteri 1967 yapımı bu filmde sanki bir
yıl sonra bütün dünyayı sallayacak ’68 hareketini bize müjdeliyor çünkü ciddi
bir kuşak çatışması, aşkın gücü ve gençliğin enerjisini bu filmde çok yoğun
hissediyoruz.
John Kennedy ve Malcolm X'i ebediyete uğurlamış, 1 yıl sonra Robert Kennedy ve Martin Luther King'i yok edecek bir sistemin Woodstock'tan önce sinemada ve müzikte filizlenmeye başlayan özgürlük akımıyla aynı zamanda en ciddi karşılaşmalarından biridir bu film.
Simon&Garfunkel’ın dünya çapında tanınmasını sağlayan Sound
of Silence, Mrs. Robinson ve hayvanat bahçesindeki o nefis melankolik sahnenin
şarkısı Scarborough Fair bugün bile dinlediğimde aklıma bu filmi getirir.
Mike
Nichols’ın sadece 35 yaşındayken Elizabeth Taylor ve Richard Burton’ın oynadığı
‘Who’s Afraid of Virginia Woolf’ filminden bir yıl sonra yine bütün
dünyayı hayran bırakan bu filmi çekmesi ve ardından da yıllar boyu çok önemli
eserlerin yönetmeni olması da ciddi bir başarıdır.
Blow Up
– Michelangelo Antonioni
Bir
cinayete yanlışlıkla şahit olan genç moda fotoğrafçısının içinde bulunduğu
dejenere hayatın dışına çıkıp gerçek dünyayla yüzleşmesi ve birtakım başka
mesajlar da veren bu filmi benim sevme nedenim ise dünyada en fazla yaşamak
isteyeceğim dönem (60’lar) ve mekanda (Londra) çekilmiş olması.
British
Invasion furyasını başlatan Beatles, Rolling Stones, The Byrds, Moody Blues
gibi grupların doğuşuna bir de 2. Dünya Savaşı’nın özgürlük isteyen genç
kuşağının içinde tanıklık etmekten daha güzel ne olabilir? Beatles’ı canlı dinleyip George
Best’i canlı olarak izlemek, 1966 dünya kupasını evinde kazanmak küçülmekte
olan bir Krallık için azımsanmayacak deneyimlerdir.
Antonioni’nin
Zabriskie Point ve L’Avventura filmlerini hala görmemiş olmak da benim gibi bir
sinemasever için hicap vericidir.
Kaybedenler Kulübü - Tolga Örnek
Başrolde
Nejat İşler sanki kendi hayatını oynuyor, o kadar role iyi oturmuş ki adeta
otobiyografik bir film ortaya çıkmış. Açıkçası radyo programını hayal meyal
anımsıyorum çünkü o sıralar okul+askerlik bitmiş, çalışma hayatının vahşi
sularında kulaç atmaya başlamıştım ve o yüzden de o geç saatlerde programı
dinlediğimi hatırlamıyorum. Belli ki benim için bir kayıp olmuş.
Filmin
sonundaki ‘Kadınlar seni sen yapan özelliklere aşık olup, sonra o özellikleri
senden almaya kalkıyorlar’ özlü sözü ve Moody Blues’un ‘Nights in White Satin’
şarkısının gölgesinde kalmış ama yakın muhteşemlikteki ‘Melancholy Man’ şarkısı
inanılmaz cuk oturmuştur. Yönetmenle aynı okuldan mezun olmuş olmak da benim
için bir gurur vesilesidir.