25 Kasım 2013 Pazartesi

Benim Sinemalarım



Futbol, siyaset ve ekonomi gibi memlekette hemen herkesin uzman olduğu konulardan sonra uzman sayısı daha az olsa da yine çok ilgimi çeken sinema alanında da kendime göre bir en iyi 20 film sıralaması yapmaya başladım. Epey zahmetli bir işmiş meğer o yüzden Atilla Dorsay gibi tuğla boyutunda kitap yazanlara saygım daha da arttı. 

Genel olarak sanatın her türünü sevmekle birlikte sinema benim için kendimi bildim bileli ilk sırada gelmiştir. Zaten çoğu bilinen filmler olduğu için üzerlerine yazılacak hemen her şey benden çok daha yetkin kalemler tarafından binlerce kez yazıldığı için amacım herhangi bir eleştiri veya yorum getirmek değil. Bu bağlamda sıralama da son derece öznel bir şekilde yapılmış olup tamamen benim üzerimde bırakmış oldukları kişisel etkilere göre hazırlanmıştır ve sanatsal kaygılar ikinci planda tutulmuştur.

Şimdilik fazla boğmadan seçtiğim ilk 5 filmle başlayalım, devamını taksit taksit yayınlayacağım ki heyecanı kaçmasın :) 


Once Upon a Time in America – Sergio Leone

Tam anlamıyla bir görsel, işitsel, duygusal ve her türlü –sel ve –sal eki alabilecek bir başyapıt. İyi, Kötü ve Çirkin, Bir Zamanlar Batı'da ve Birkaç Dolar İçin gibi Spagetti Western'lerin ünlü yönetmeni Sergio Leone'nin ustalık döenmini taçlandırdığı bu film benim için her zaman bir klasik olarak kalmaya aday.

Noodles’ın Deborah’ı (genç Jennifer Connelly) dikizlediği sahneden tutun, ufaklığın aşık olduğu kıza götürdüğü pastayı dayanamayıp merdivenlerde yemesi, arkadaşlarının gözlerinin önünde vurulmasını görüp o anda yaşadıkları çaresizlik ve en nihayetinde Noodles’ın Deborah’a karşı yıllarca duyduğu tutkulu aşkın sonucunda onun için bir restoranı kapatması ve evlilik teklif etmesine karşın Deborah’ın hayallerinin peşinden gitmeyi tercih edip gecenin çok kötü bir şekilde sonlanması... 

Yine bu filmde zaten çok başarılı bir besteci olan Ennio Morricone’nin de kariyerinin zirvesini yaptığını ve muhteşem eserlere imza attığını söyleyebilirim. 1000’den fazla yorumu olan Beatles’ın belki de en ünlü şarkısı ‘Yesterday’ de nostalji duygusunu harika veriyor. Filmin sonunda afyondan uyuşmuş bir halde yatan Robert de Niro’nun yüzündeki gülümseme ve huzur ifadesi de ‘bana mutluluğun resmini çizebilir misin Abidin?’ sorusunun beyazperdedeki cevabı gibi geliyor. Quentin Tarantino’nun da dediği gibi şiddeti ve kötülüğü bu kadar romantik ve sanatsal anlatan başka çok az film vardır herhalde. Hala görmeyen varsa hayattaki varlık nedenini sorgulamalıdır diyecek kadar da ileri giderim bu film için.




Fil Adam – David Lynch


David Lynch adını duyunca her zaman saygıyla bir ‘eyvallah’ çekerim. Blue Velvet ve kimsenin anlamayı başaramadığı (ben de dahil ama yine de sevdiğim) Mulholland Drive gibi filmlerin bu tuhaf yönetmeninin bu çok çarpıcı filmini 90’lı yılların ortalarında izlediğimi hatırlıyorum. 

Film o kadar sarsıcıydı ki birkaç gün etkisinden kurtulamamıştım. Olayların geçtiği Victoria döneminin kasveti yetmezmiş gibi bir de bende çocukluğumdan beri aşırı hassasiyet yaratan deforme olmuş bir insanın hikayesinin anlatıldığı bu film ‘Güzel ve Çirkin’den de izler taşıyordu ama Güzel ve Çirkin bunun yanında çizgi film gibi kalırdı. Ayrıca geçenlerde İstanbul’un çok turistik bir bölgesinde o filmdekine çok benzeyen bir adam gördüm, beni mutlu eden tarafı bazı ilkokul öğrencileri dışında uzun uzun bakan kimse yoktu. Ya Victoria dönemi İngiltere’sinden daha ileri bir durumdayız ya da ortamda çok turistin olması nedeniyle fazla bakan yoktu.

John Gielgud, Anne Bancroft ve genç bir Anthony Hopkins de filmin ciddi bonusları. Günlük hayatın can sıkıcı ve sevimsiz gerçeklerinden romantik komedi veya romantik olmayan komedilerle kaçmaya çalışmadığınız bir zaman mutlaka izleyin.





The Graduate – Mike Nichols


30 yaşındaki Dustin Hoffman’ın üniversiteden yeni mezun olmuş bir genci bu kadar inandırıcı canlandırması, sevgilisi rolündeki Katharine Ross’un Türkan Şoray’ı beşe katlayan güzelliği ve masumiyeti ve Ann Bancroft’un Suzan Avcı’yı ilkokul öğrencisi gibi gösteren kötü kadın karakteri 1967 yapımı bu filmde sanki bir yıl sonra bütün dünyayı sallayacak ’68 hareketini bize müjdeliyor çünkü ciddi bir kuşak çatışması, aşkın gücü ve gençliğin enerjisini bu filmde çok yoğun hissediyoruz. 

John Kennedy ve Malcolm X'i ebediyete uğurlamış, 1 yıl sonra Robert Kennedy ve Martin Luther King'i yok edecek bir sistemin Woodstock'tan önce sinemada ve müzikte filizlenmeye başlayan özgürlük akımıyla aynı zamanda en ciddi karşılaşmalarından biridir bu film.

 Simon&Garfunkel’ın dünya çapında tanınmasını sağlayan Sound of Silence, Mrs. Robinson ve hayvanat bahçesindeki o nefis melankolik sahnenin şarkısı Scarborough Fair bugün bile dinlediğimde aklıma bu filmi getirir.
 

Mike Nichols’ın sadece 35 yaşındayken Elizabeth Taylor ve Richard Burton’ın oynadığı ‘Who’s Afraid of Virginia Woolf’ filminden bir yıl sonra yine bütün dünyayı hayran bırakan bu filmi çekmesi ve ardından da yıllar boyu çok önemli eserlerin yönetmeni olması da ciddi bir başarıdır.





Blow Up – Michelangelo Antonioni


Bir cinayete yanlışlıkla şahit olan genç moda fotoğrafçısının içinde bulunduğu dejenere hayatın dışına çıkıp gerçek dünyayla yüzleşmesi ve birtakım başka mesajlar da veren bu filmi benim sevme nedenim ise dünyada en fazla yaşamak isteyeceğim dönem (60’lar) ve mekanda (Londra) çekilmiş olması.

British Invasion furyasını başlatan Beatles, Rolling Stones, The Byrds, Moody Blues gibi grupların doğuşuna bir de 2. Dünya Savaşı’nın özgürlük isteyen genç kuşağının içinde tanıklık etmekten daha güzel ne olabilir? Beatles’ı canlı dinleyip George Best’i canlı olarak izlemek, 1966 dünya kupasını evinde kazanmak küçülmekte olan bir Krallık için azımsanmayacak deneyimlerdir.

Antonioni’nin Zabriskie Point ve L’Avventura filmlerini hala görmemiş olmak da benim gibi bir sinemasever için hicap vericidir.




Kaybedenler Kulübü - Tolga Örnek


Başrolde Nejat İşler sanki kendi hayatını oynuyor, o kadar role iyi oturmuş ki adeta otobiyografik bir film ortaya çıkmış. Açıkçası radyo programını hayal meyal anımsıyorum çünkü o sıralar okul+askerlik bitmiş, çalışma hayatının vahşi sularında kulaç atmaya başlamıştım ve o yüzden de o geç saatlerde programı dinlediğimi hatırlamıyorum. Belli ki benim için bir kayıp olmuş. 

Filmin sonundaki ‘Kadınlar seni sen yapan özelliklere aşık olup, sonra o özellikleri senden almaya kalkıyorlar’ özlü sözü ve Moody Blues’un ‘Nights in White Satin’ şarkısının gölgesinde kalmış ama yakın muhteşemlikteki ‘Melancholy Man’ şarkısı inanılmaz cuk oturmuştur. Yönetmenle aynı okuldan mezun olmuş olmak da benim için bir gurur vesilesidir.